Çağımızın en sık kullanılan kelimelerinden biri “yorgunluk”tur. Ne var ki insanın yaşadığı her tükenişi bu kavramla açıklamak da mümkün değildir. Zira bazı yorgunluklar bedenin değil, ruhun yaşadığı bir gurbet hâlinin tezahürüdür.
Modern insanın karşı karşıya bulunduğu meselelerden biri, dünyayı tanıdık hâle getirirken kendisine yabancılaşmasıdır. Eşyaya hâkim olmuş, mesafeleri kısaltmış, haberleşmeyi hızlandırmış; fakat bütün bunların ortasında kendi iç dünyasına giden yolu kaybetmiştir. Bu sebeple günümüz insanının sıkça dile getirdiği yorgunluk hissi, çoğu zaman yapılan işlerin ağırlığından değil, yaşanan hayatın anlamla kurduğu ilişkinin zayıflamasından kaynaklanmaktadır.
Viktor Frankl, insanın temel arayışının haz ya da güç değil anlam olduğunu söyler. Ona göre insan, çektiği acılara dahi bir anlam yükleyebildiğinde ayakta kalabilir. Bu sebeple anlam kaybı yalnızca psikolojik bir problem değil, varoluşsal bir kırılmadır. İnsan bazen işlerinden değil, neden yaşadığını yeterince hissedemediği için yorulur.
Benzer bir tespiti Nurettin Topçu’da da görmek mümkündür. Topçu’nun düşüncesinde insan, yalnızca biyolojik ihtiyaçları olan bir varlık değil; sonsuza doğru hamle yapmak isteyen bir ruhtur. Ruhun yöneldiği ufuk daraldığında insanın hareketleri devam eder, fakat sefer hissi kaybolur. Böylece hayat, menzili unutulmuş bir yolculuğa dönüşür.
Martin Heidegger’in modern insan eleştirisi de bu noktada dikkat çekicidir. Ona göre insan, varlığı anlamaya çalışan bir özne olmaktan çıkarak teknik dünyanın işlevsel bir unsuruna dönüşmektedir. Her şeyin hesaplanabildiği, ölçülebildiği ve kullanılabildiği bir dünyada insan da farkında olmadan kendisini bir araç gibi görmeye başlar. Oysa insanın ruhu yalnızca fayda ile beslenmez. Fayda hayatı sürdürebilir; fakat anlam veremez.
Belki de bu yüzden modern çağın insanı sürekli meşgul olduğu hâlde derin bir boşluk hissedebilmektedir.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserlerinde karşımıza çıkan hüzün de bu kopuşun farklı bir tezahürüdür. Tanpınar, insanın yalnızca bir coğrafyada değil; bir hatırada, bir ses dünyasında ve bir zaman tasavvurunda yaşadığını hissettirir. Onun satırlarında şehirler, camiler, çeşmeler ve sokaklar yalnızca mimarî unsurlar değildir. Bunlar insanın ruhuna tutunma noktalarıdır. Köklerin zayıfladığı yerde insan kendisini geniş bir boşluk içinde bulur.
Yahya Kemal’in “Kendi Gök Kubbemiz” ifadesi de benzer bir arayışın şiirleşmiş hâlidir. Şairin aradığı şey yalnızca geçmiş değildir. Asıl aradığı, insanın kendisini evinde hissedebileceği bir mâna iklimidir. Çünkü aidiyet yalnızca bir mekâna bağlılık değil, insanın kendisini bir hikâyenin parçası olarak hissedebilmesidir.
Mevlânâ’nın ney metaforu ise bütün bu arayışların daha derin bir katmanına işaret eder. Neyin feryadı, kamışlıktan koparılmış olmanın feryadıdır. İnsanın içindeki özlem de buna benzer. Dünya ile kurduğu bütün ilişkilerin altında, çoğu zaman adını koyamadığı bir kavuşma arzusu vardır. Belki de insanın bazı yorgunlukları dinlenerek geçmez çünkü onların kaynağı bedende değil, aidiyet duygusunda saklıdır.
Bu noktada yorgunluk, bir eksiklikten çok bir işaret olarak okunabilir. İnsan hâlâ yoruluyorsa, hâlâ arıyordur. Hâlâ arıyorsa, henüz bütünüyle kaybolmamıştır.
Asıl tehlike yorgunluk değil, insanın kendi gurbetine alışmasıdır. Çünkü alışılan gurbet artık acı vermez fakat insanı yavaş yavaş kendisinden uzaklaştırır.
