Ben sessiz birisiyim.
Atalarım çok defa göç ettiği için öğrenmiş olabilirim susmayı.
Hatta susmak benim için bir güç gösterisi bile olabilir.
Suskun olmam güçsüz olduğum anlamına gelmez. En derin kuyularımda saklarım duygularımı.
Beni görmezden gelebilirsiniz; belki de gerçekten görmüyorsunuzdur, ukalalık yapmayayım. Karahindiba çiçeğine benzetirim kendimi.
Ben orada oturabilirim saatlerce. Bir hastane koridorunda, bir okulda sırada, bir mahkemede mübaşir adımı bağırana kadar, öylece suskun bekleyebilirim. Sadece yutkunurum arada. Hasta olursam orada yatarım sessizce. Fark edilmek gibi bir derdim yok benim. Hatta fark edilmeden yaşamanın konforu da var biliyorum. Razıyım buna.
Atalarım, Kaf dağının ardından göçerken bilge Anka kuşu fısıldamış atalarımın kulağına: “Çok görünür olma, çok talepte bulunma, çok konuşma.” diye.
Dersimi iyi dinledim ben. Dedim ya, sessiz birisiyim. En çok haddimi bilirim. Binlerce yıldır bu konuda eğitim alan bir halkın çocuğuyum.
Haksızlığa uğrarsam boynumu bükmeyi bilirim, çabucak kabullenirim olanı biteni, “Kaderim” derim, içimden milyon kere lanet ederim ama başınıza bela olmam.
Dedim ya haddimi bilirim. Dünyanın bir yerinde bir zulüm olsa sanki benim hikayemin üstüne oturur.
Çok üzülmem.
Kalbim alışılmış bir acıyı hatırlar çünkü bu bizim ortak hafızamızdır.
Belki gizliden gizliye seviniyor bile olabilirim: “Bizimkiler bir yerlerde yaşamaya devam ediyor.” diye. Zulümler de olmasa varlığımız tamamen unutulacak diye korkarım.
“Biz kimiz?” sorusunun cevabı yok aslında. Bambaşka bir aidiyet duygusu bu. Ezilmişliğin, hakları gasp edilmişliğin, sömürülmüşlüğün, yerinden sürülmüşlüğün, göçün, adaletsizliğin, mülteciliğin, savaşın, ırkçılığın mağdurları…
Nesilleri kurutulmuş bir Kızılderili’nin acısıyla, okulda fakir olduğu için öğretmenin görmezden geldiği çocuğun acısı üst üste oturur bende.
Dünya her bir özel günde keyfi yerinde olanların, hayata tutunmuşların sorunlarını konuşur. Ötekinin farkına bile varmaz. O, hakkında konuşulmaya bile değmeyendir. Hakkında film yapılmaz, reklam çekilmez, hayatları biraz kolaylaşsın diye proje üretilmez. Öyle yaşarlar orada sessizce, usulca.
En havalı markaların geçit töreni yaptığı yetişkinlerin ve çocukların dünyasından yavaşça geçerler. Nedense karahindibaya benzetirim onları.
Size karahindibanın hikayesini anlatayım mı?
Zamanın birinde günlerce yağmur yağar. O kadar çok yağar ki bitkilerin kökleri dayanamaz, karahindiba da böyle hisseder: “Ne zaman bitecek, nasıl dayanacağım?” der sessizce. Yağmurlar durmaz yağar, yağar, yağar. Sonra bir gün, tam her şey bitti sanılırken yağmur diner. Bulutların arasından incecik bir ışık sızar. Karahindiba usulca ve sessizce açar tohumlarını. O an, işte tam o an güçlü bir rüzgar eser. Karahindiba: “Şimdi!” der büyük bir güven duygusuyla, “Şimdi rüzgara bırak kendini! Olması gereken olacaktır.”
Haydi topla nefesini! Unutma: “Olması gereken olacaktır!”
