Bir bebek ne kadar masumsa; bir kelebek o kadar masumdur. Hiçbir dalı incitmemiştir. Konduğu hiçbir tazecik çiçek yaprağını koparmamış, nefes bile alamaz hale getirmemiştir.

Beşiğinde mışıl mışıl uyuyan bir bebek ne kadar zararsızsa vahşi gibi görünen onca çita, kaplan, çakal, sırtlan vs. o kadar zararsızdır. Doğasının gereğinden fazlasını yapmaz. İsraf etmez, soyunu tüketmez, dibini kurutmaz, yaşam hakkını elinden almaz, özgürlüğünü kısıtlamaz, tehdit etmez. Kendinin ve yavrusunun karnını doyurur ve bırakır. Sonra avlayandan en avlanamayanına gelinceye kadar herkes ihtiyacı kadar olanını alır.

Yani akıl baliğ olana kadar, o yavru; doğadaki eşsiz uyumun mükemmel bir parçasıdır. Çitadan, kelebekten, su yosunundan, uskumrudan, ispinoz kuşundan farksız. Ta ki zekanın ve “bilme”nin, sözün ve eylemin çarpıtılabildiğini ve kazanç denen ucu açık şeye hizmet edebildiğini öğreninceye değin. Ta ki birey ruhunun toplumsal ruhla çelişmesinin, birey yararına tercih edilebildiğini öğreninceye kadar. Bir ağacın keyif için kesilebildiği, bir kuşun sebepsiz yere öldürülebildiğini, bir balığın hobi olarak avlananildiğini öğreninceye kadar.

Birey kendi içinde bir bütün. Fakat toplum içinde başka bir bütünün parçası. Tolum, kendi içinde bir bütün fakat insanlık içinde büyük bir bütünün parçası. İnsanlık bir bütün fakat dünya içinde başka bir bütünün parçası. Dünya kendi içinde bir bütün fakat galaksi içinde muhteşem bir bütünün parçası. Galaksi …

Ayrıştırmanın nerden başladığı sanırım böylece anlaşılabilir. Ayrıştırma; mikroyu makroya tercih etmekle başlıyor bence. Total olanı önemsememekle, lokal olanı öne çıkarmakla; bireyi aileye, aileyi topluma, toplumu insanlığa tercih etmekle başlıyor.

“Ne zararı var bunun?” diyebilirsiniz. Önemli olanın bize ait ve bizden olanın daha önemli olmaya başlamasıyla bütün bir kötülük fitili ateşleniyor bence. Diğerleri birden bire önemsizleşmeye başlayıveriyor. Diğerlerinin acısı, hukuku, toprağı, namusu, sevgisi, sevdikleri önemsizleşebiliyor. Sonrasında istediğiniz kadar “empati” perhizi yapın, faydasız; tutturamıyorsunuz. Geri kazandıramıyorsunuz. Kopuşun önüne geçemiyorsunuz.

Kendi suyunuzun artması uğruna binlerce deveyi hayattan koparabilirsiniz; öyle düşünmeye başlarsanız; ülkenize altın getirebilmek için milyonlarca insanın elini kesebilir, çocuğunu kazığa dizebilir, kadınlarına tecavüz edebilir, güçlü oğlanlarını köleleriniz haline getirebilirsiniz. Portakal gazı silahınızın etkinliğini test etmek için yüz binlerce çocuğun sakat doğmasını sağlayabilirsiniz. Gece korkusuz uyuyabilmek için kocaman bir ülkenin çocuklarını uykusuz, evsiz, annesiz bırakabilirsiniz. Huzurunuzun bozulmaması için milyonlarca çocuğun dondurucu soğuk ve öldürücü açlıkla kalmasını sağlayabilirsiniz.

İnsan düşünmeye başlamakla diğerlerinden ayrıldı. Diğer bütün canlılardan. Yeni filizlenmeye başlayan neokorteksi ona muazzam üstünlükler sağlamaya başladı. Bu üstünlüğü önce diş geçiremediği büyük canlıları aradan kaldırmak için kullandı Sapiens. “Kullanmayı öğrendiği ateşle” yaktı onları, sonra pişmiş etlerinin tadına baktı, lezzeti keşfetti. Sonra hazzı. Sonra sınırsızca onun peşinden koşmayı. Sonra onu engelleyenlerle savaşmayı. Onu engelleyen her şeyle ama. Sınırsız ve umarsızca savaşmayı. Hoşuna giden gücü için, zevki, sahip olma duygusu, beğenilmesi, arzulanması için… İnsan, düşünmeye başlamakla; korkularını önlemenin, isteklerine –zevklerine- ulaşmanın, elde etmenin yollarını aramaya başladı. Ve bu hırsı bütünleştirmeyi sağlamaktan daha çok ayrıştırmayı sağladı, doğal olarak.
İnsan ne istediğini düşündüğü kadar ne olduğunu düşünmedi çünkü. Neye ulaşması gerektiğini düşündüğü kadar neyin parçası olduğunu, mutlu olmayı düşündüğü kadar mutlu etmeyi, korunmayı düşündüğü kadar korumayı düşünmedi. “Beni” düşündüğü kadar “bizi”, nefsini düşündüğü kadar ruhunu düşünmedi.

Şimdi birdenbire, korktuğu ama henüz ne olduğunu da anlamadığı bir virüsle karşı karşıya kaldı. Değişen bir şey olmadı gene. Herkes kendini, kendi çocuğunu düşündü önce. Hastaları yakmayı -canlı canlı- bile düşündü. Onların da bir canı olduğunu düşünmeden. Onların da annesi, yavrusu olduğunu düşünmeden.

Bütün bunlar olurken, birileri: “Bu virüs laboratuarlarda üretildi kesin” dedi, “Arkasında Amerika var, Çin var, Rusya var.”
Diğerleri: “Olur mu canım öyle şey; önlerine ne gelirse yiyor, bu Çinliler” dedi.
Vakit bir akşamüstüydü ve güneş “insan”ın üzerine üzerine batıyordu.

Korona’dan Koruduğumuz Yaşam -2- “Bütün-Parça”” için 3 yorum

  • Kasım
    7 Nisan 2020 tarihinde, saat 22:10
    Permalink

    Çok beğendim Hüseyin abi. Her paragrafında ayrı bir anlam yüklü.

    Yanıtla
  • Muhlis Uzun
    8 Nisan 2020 tarihinde, saat 10:07
    Permalink

    Bu yazıyı okuduğumda şunu anladimki yine bu corono diye bilim dünyasında isimlendirilen virüs insanın yada insanlığın yeni bir düşmanı değilmiş. Yeniden isim verilmiş.Sayın yazar kardeşimin kalemi güçlü olsun.

    Yanıtla
  • Avatar
    9 Nisan 2020 tarihinde, saat 22:37
    Permalink

    Kalemine Sağlık Hocam. Yine Her Zaman Ki Gibi Biraz Alttan Biraz Üstten Ama Tamda Değinilmesi Gereken Hususlara Kalem Vurmuşsun. Devamını Bekliyoruz Sabırsızlıkla Yazı Dizinin. Aslı Olan Insan Olabilmek Mi Yoksa Insan Kalabilmek Mi?

    Yanıtla

Yorum yap