Dayım tuttuğu kütük evin fiyatı kabarmasın diye yemekli anlaşmamış. Her sabah uyandığımda beni ekmek almaya gönderir. Evin bir amelesi var ne de olsa sorgusuz işlerini yaptırabileceği. On lira verir ve on ekmek almamı söyler. Birde fişini ister. Çalıştığı iş yerinde fişleri gider olarak gösterip matrahtan düşmek için. Ben ise gittiğim hiçbir marketten fiş almam. Doğaya saygım var. Bunu kendime ahlak edindim. Dayım bu yüzden hep bana kızar. Aslında onun kızdığı şey benim tabiata olan bağlılığım değil. Ekmeğin parasını devletten geri alamayacak olması. Fırsat bulsa devleti dolandıracak ama benim gibi duyarlı vatandaşların varlığı hareket alanını kısıtlıyor. Bu yüzden çok zıtlaşırız. Dediklerini de zaten hiçbir zaman tam anlamıyla yapmam. On ekmek dediyse dokuz ekmek alırım. Kalan bir lira yol masrafım olur. Ona da alabildiğim kadar çilekli meybuz alırım. Gün içerisinde buzdan çözülmesini beklemeden serin serin içerim. Sinekten yağ çıkartmak böyle bir şey. 

Kahvaltı sonrası babamın dayımla siyaset muhabbetinden çok sıkılırım. Hemen hamağa uzanır yarısı erimiş meybuzumu içerken etraftan geçenleri izlerim. Bu tasavvuf dilinde inzivaya çekilmenin bir başka halidir benim için. Benim çilehanem hamağım diyebiliriz. Toplumun kaygısından karmaşasından uzak, sadece kendi halimde. Böyle zamanlarda herkesi uzaktan izlemenin vermiş olduğu bilgelik oluşur içimde. Hemen yan bahçemizde kütük evlerin sahibi kalıyor. Kendisinin çok prestijli bir adam olmadığını beyaz atletiyle gezmesinden anlayabiliriz. Karısını işçi gibi çalıştırıyor. Belli ki aralarındaki aşk bitmiş ve muhasebeyi ticari boyuta dökmüşler. Kadının kontrole gelen jandarmayla bakıştığına tanıklık ettim. Ne zaman kütük evlerin sahibi sırtını dönecek olsa jandarmayla fingirdeşiyor. Böylesine ahlaksız bir karmaşa vicdanıma dokundu. Yerden aldığım kozalağı onların bahçesine doğru fırlattım. Aralarındaki henüz olgunlaşmamış yavru aşka fitne sokmak dayımdan bulaşan şeytani parçamdı. Gözümün ucuyla baktığımda herkes havaya bakıyordu. Beyaz atletli patron “ağaçtan düşmüştür” dedi. Böyle saf insanların aldatılması pek hoşuma gitmiyor. O esnada yoldan İzmirli kızın geçtiğini gördüm. Yanında bir oğlan vardı. O da güneş gözlüklü. Modern dünya çağ atlamıştı. Bizim zamanımızda pili bitmiş bir saat bir çok şeyin olmasına yetiyorken şimdi iş güneş gözlüğüne dökülmüştü. Elim ayağım titredi. Babamla dayım kahvaltı masasında hâlâ dünyayı kurtarma derdinde. Yengemle annem biten çay bardaklarını doldurmakla mükellef devlet memurları gibi. Bu dönemde kadına hiç değer verilmiyor. Bütün bu olaylar üst üste gelince dayımdan bir dal sigara istedim. Yüzüme gülümseyerek baktı. Aslında herkes yüzüme baktı ama tek gülümseyen oydu. Yeter ki kendisinden şeytani bir şey istenilsin. Öyle hoşuna gider. Paketi masadan fırlattı. Elimle tuttum. Annem hemen yanıma geldi. Önce bana baktı. Sonra dayıma. Siz sekiz yaşında mısınız bakışı vardı gözlerinde. Dayımın hal ve hareketleri benden iki yaş küçük gibiydi. Sigarayı anneme verdim. Dakikada bir yudum eriyen meybuzumu içmeye devam ettim. 

Hava kararmak üzereydi. Evdeki herkes denize gitti. Ben gidemedim çünkü sırtım güneşten yanmıştı. Ensemde dayımın beş parmak işareti var. Soranlara dövme yaptırdığımı söylüyorum. Bütün sırtım yoğurtla kaplı. O iyi geliyormuş. Çıkayım biraz etrafı dolaşayım dedim. Kim var, kim yok, ne yapar bu kentin yabancı turistleri. Eğlence merkezinin önünde duraksadım. Kapıdan el ele çıkan çiftin yanından sıyrılarak içeri girdim. Kapıda duran bodyguardlar kimliğimi istediler. “Dayımı arıyorum” dedim; “Ben Cevdet Yılmaz’ın yeğeniyim.” Dayımın önemli biri olduğunu düşündüklerinden içeri buyur ettiler. Gittim bir masaya oturdum. Parmak şıklatarak garsonu çağırdım: “Bana kokteyl yap aslanım; içine biraz vişne suyu, biraz buz, bir avuç da fındık fıstık bir şeyler at getir.” Garson: “Tamam efendim” diye hitap etti. Göğsüm kabardı. Ben ne de olsa Cevdet Yılmaz’ın yeğeniyim. Ganyancı Cevdet. At yarışçı, bahisçi, ahlaksız Cevdet. Garson yolun ortasından geri döndü:

“İçine biraz da cin atalım mı?”
“Olur.”

Gözümle etrafı süzerken uzak masada İzmirli kızın oturduğunu gördüm. Uzaktan çakma karizmatik bir el işaretiyle masaya davet ettim. Geldi yanıma oturdu. Eğlence merkezine geldiği bütün giyim kuşamından anlaşılıyordu. Benim giyimim daha çok ahıra süt sağmaya giden çobanın hali gibiydi. Kro olmak daha çok dikkat çekiyor toplumda. Bu şeklimle beni böylesi elit bir mekana almalarının arkasındaki sırrı kimse çözemiyor. O sırada garson kocaman bir fanusta kokteyl getirdi. İçinde sekiz sülale balık yüzer. Hiçbiri de birine değmez. İzmirli şeffaf kılıfına 100 dolar sıkıştırdığı telefonuyla birini aradı. Açan olmadı. Reddedilmişliğin verdiği umursamazlıkla telefonunu çantasına atıp tatilimin nasıl geçtiğini sordu. B planıydım onun için ama asil erkekler bu şartlarda mücadele etmektense sahadan çekilmeyi tercih ederler. O yüz dolar da kefen paran olsun. Öyle gıcık olmuştum.
Böylesi durumlarda kısa cevaplar vermek iyidir diye düşünürüm. “Sigaran var mı?” diye sordum; “Evde unutmuşum.” Çantasından sigara paketini çıkarırken bir yandan da telefonun bildirimlerini kontrol etti. Bir dal slender darklı marklı incecik bir sigara verdi. Bir de turkuaz çakmak, büfede görmüştüm, tanesi bir lira. Serçe parmağımın onda biri büyüklüğündeki sigarayı yaktım. Yanmadı. Çakmakla yakarken bir yandan da içine çekmek lazımmış. İkinci deneyişimde oldu. İçimden nas felak okuyarak cin karışımlı kokteylimden bir yudum aldım. Başım epey dönmeye başladı. 

“Bak kızım seni kim reddetti bilmiyorum; ama sen bu dünya için fazlasıyla güzelsin. Bu güzelliği kimsenin alabora etmesine izin verme. Anlaştık mı?”

Söylediklerime karşılık verecekken işaret parmağımı uzaktan dudaklarına götürerek: “Şşş” dedim. “Benim içimde yemyeşil bir iklime sahipsin.” Cin peri kokteylimden bir yudum daha aldım. Başım biraz daha dönmeye başladı. “Dayım gözlerinin içine bakarak enseme şaplağı kütürdetirken ne hissettin? Doğru söyle bana ne hissettin? Kalbini vicdanına bağlayan kayış koptu mu orada? Yoksa hayatın bin bir türlü ihtimaline mi adapte ettin kendini?” Gözleri dolmaya başladı. “Hayır, ben orada sadece sana üzüldüm.” dedi. “Aynısını sana yapsalar ne hissederdin? O kadar şezlonga uzanmış insan arasında dayın vurduğu için ensenden buhar çıksa ne hissederdin?” Dolmuş gözlerinden bir damla yaş masaya döküldü. Ben de o yaşa sigarayı basıp söndürdüm. “Garsonu çağırın bana!” diye bağırdım. Bütün herkesin gözü bize dikilmişti. Yakarım bu mekanı tehdidini saçıyordum gözlerimden. Garson geldi.

“Ne koydunuz lan bunun içine.”
“Söylediğiniz her şeyi koydum efendim.”
“Cin peri diyordun lan büyü mü yaptın buna niye başım dönüyor benim.”
“Efendim cin bir alkol çeşididir, bir su bardağı ilave ettim sadece.”

Kan beynime sıçradı. Oturduğum sandalyenin üzerine terliklerimle çıkarak garsonun yakasından tuttum. 

“Sen Cevdet Yılmaz’ı tanıyor musun lan tanıyor musun?” Masaya tekme attım.
“Kaç tane helikopteri var bu adamın biliyor musun? Siyasi bağlantıları hakkında en ufak bir fikrin var mı? Dayım Kıbrıs’ın yasa dışı bahis baronlarından. Ceketinde purosu eksik olmaz. Milli mührüdür MHP imzalı kehribar yüzüğü. Şimdi onun yeğeninin kafasını allak bullak etmenin hesabını verebilecek misin? Söyle bana verebilecek misin?” İzmirli “Dur yapma!” diyerek kolumdan tuttu. Bu aşkımızın ilk isyankar bayrağını dalgalandıran temas oldu. Garson “Özür dilerim efendim.” dedi. Bir yandan da anons geçiyordu. Yerime oturdum. “Kaldır şu tılsımı şuradan” dedim. İki dakika sonra kel bir bodyguard geldi. Müşterileri rahatsız ediyormuşum. “Sen Cevdet Yılmaz’ı tanımıyorsun galiba babayiğit.” dedim. Yakamdan tutup havaya kaldırdı. Havadayken keline bir şaplak vurdum. Bıraktığı gibi yere düştüm. O esnada İzmirliyle göz göze geldik. Göz kırptım. Ayağa kalktım. Müşterilerin masalarından zıplaya zıplaya çıkış kapısına doğru kaçmaya başladım. Kapının önünde kel yine yakaladı. Yaka paça dışarı attı. Kapıyı tekmeledim. “Patronunuzu çağırın lan bana, ben Cevdet Yılmaz’ın yeğeniyim, sahtekar Cevdet’in yeğeni.” Etraftan geçen tüm turistler bana bakıyordu. Bodyguardlar kapıyı beş dakika sonra açtı. Tekrar hırpalayacaklarını zannettim. Geri kaçtım. İçeri buyur ettiler. “Patron sizi çağırıyor” dediler. “Seninle görüşeceğiz kel!” diyerek içeri girdim. Merdivenlerden çıktım. Siyah bir koridor karşıladı bizi. Arkamda iki tane gergedan yutmuş adam eşlik ediyordu bana. Bütün geçtiğim kapıları açan Taylandlı kadınlar vardı. Koridorun sonunda bir kapının önüne geldik. Taylandlı kadın kapının yanındaki post cihazı gibi makineden şifreyi girdi. Şifreyi okuyabilmek için ayak parmak uçlarımı havaya kaldırdım. O sırada kapı açıldı. İçeri girdim. Sırtı dönük bir kadın vardı içeride. Yarı Türkçe aksanıyla: “Hoş geldin ufaklık.” dedi. “Sen Cevdet Yılmaz’ı nereden tanıyorsun?” “Yüzünü dön bayan.” dedim “Hoşlanmazsam bu sırları açığa çıkarmayacağım.” Yüzünü bana doğru döndü. Sarışın saçları, masmavi gözleriyle karşımdaki Elena’ydı.  
  • Devamı gelecek.

Yorum yap