İlim veya İrfan
Bilmek veya Anlamak
Hatırlamak veya Hissetmek
Bunlar esasında karşıt olan şeyler değildir. Fakat “Din” söz konusu olduğunda, “öncelenenler ve önemsenenler” tartışmasında öncelenenlere dair karşıtlıkta tercihin yönünü gösteriyor.
Düşüncem o ki, din irfanı, anlamayı ve hissetmeyi nihai hedef olarak tercih etmiştir.
İlim lazımdır İrfan için
Bilmek lazımdır anlamak için
Hatırlamak lazımdır hissetmek için
“İ’layı Kelimetullah” bağlamında tebliği bilen değil anlayan yapar. Bu nedenledir ki “Tanrı/Allah konuşmaz, anlatır.” diyorum.
Kanaatim o ki Allah (c.c.)’ın muradı bildirmek/ bilmemiz değildir. Bir fiilden uzak tutmak veya bir ameli işletmektir. Yani vahye mutabık bir hayat yaşatmaktır. Değil mi ki, Dinin bir anlamı da “hayat tarzı” demekti.
O nedenle anlatır ki anlayalım. Anlayalım ki yaşayalım. Yaşayalım ki yaşatalım.
Kalpler ancak Allah’ın zikri ile tatmin olur. (Rad 28)
Denir ki zikir, hatırlamak demektir.
Hafızanızı kaybettiğinizi düşünün. Bir süre sonra yavaş yavaş hatırlamaya başlıyorsunuz. Fakat sanki kendiniz olarak hatırlamıyorsunuz da dışarıdan, başka biriymiş gibi hatırlıyorsunuz. Kendinizi dışarıdan izliyormuş gibi…
Büyüdüğünüz evi, köyü, mahalleyi…
Ailenizi, annenizi, babanızı, kardeşlerinizi…
İlk defa aşık olduğunuz kişiyi…
Bunların hepsini hatırlıyorsunuz. Yaşadıklarınızı hatırlıyorsunuz ve fakat bunlara dair duygularınız kaybolmuş. Yani hatırladıklarınıza dair hiçbir şey hissetmiyorsunuz. İşte o an hatırladığınız şeylerin anlamı sizin için yok olur.
Evdeki kişinin eşiniz olduğunu hatırlıyorsunuz ve fakat onu sevdiğinizi veya aşık olduğunuzu hissetmiyorsunuz. Hissetmek yoksa, anlam yoksa bu hayatı sürdüremezsiniz.
Modern insan kalplerin nasıl tatmin olacağını bilmediği için, Allah’ı anmak (bilmek, hatırlamak…) ile tatmin olacağını ve huzura ereceğini zannediyor.
Yaşantımız içerisinde bir eylemde bilgi ve duygu bir araya gelememişse, onu hatırladığımızda bir şey de hissetmeyiz. Hatırladığımız şey Allah da olsa, Peygamber de olsa, dine ait bir amel de olsa kalbimiz tatmin olmaz.
Risalet çağında, okumak diye bir eylem yok gibiydi. Az konuşarak çok şey anlatmak diye bir şey vardı. Nebevi dilde bu “Benim yaptığım gibi yapınız.” şeklinde ifade buldu. Sahabe izledi, dinledi ve çokça yaptı.
Seven, sevdiğine benzemeye çalışıyordu. Üzüm üzüme baka baka olgunlaşır ve tatlılaşır esasında.
Ondandır ki 10 ayeti ezberleyenler yaşamadan diğer 10 ayete geçmezlerdi.
Ondandır “Kıyamet ne zaman kopacak?” diye sorana: “Onun için ne hazırladın!” cevabı verildi.
Çok sevdiği Peygamberinin (s.a.v.) tarif ettiği gibi yaşamak bilgiden önemli idi.
Sahabe sonrası ise doğru yaşayabilme adına, dinlemek ve yaşamak adına klavuz aradılar. Her bir grup kendine bir rehber tercih etti ve onu dinledi, ondan gördü. Ondan gördüğünü yaşadı. Dine ait olanı yaşamak için bilene rağbet edilirdi. Fakat günümüz dünyamızda hissetmenin, anlamanın ve irfanın öncülleri olan salih kişilerle bağlantı o kadar koptu ki bilgi amele dönüşmüyor.
İlme yönelen talip alim ile temas kuramayınca hissiyat ortaya çıkmıyor. Anlamak, kalpten kalbe aktarılan bir emanettir. Nihayetinde his yoksa devamlılık da yoktur anlam da…
Dinde deniz derya olmaya talip olabiliriz. Önce geniş bir alana vukufiyet ve sonra derinliğe yönelebiliriz.
Fakat bu ahir zamanda evlatlarını inanan kişiler olarak yetiştirmeyi arzu eden anne ve babaların kendilerine üç-beş amel bulmaları gerekir. Sevgilerini, samimiyetlerini, saflıklarını dahil edebildikleri bir kaç amel… Ki evlatları bu amelleri hatırladıkları zaman bir şeyler hissedebilsinler. Çünkü büyütmekle sorumlu olduğumuz bu nesil, boylarını aşan bilgi yığını ile irtibat kurabilmektedir. Ve fakat kalplerini ısıtacak anılardan mahrum yaşamaktadırlar.
Günümüz müslümanlarının mirası kütüphaneler olamayacaktır. Belki anı ve hatıralar olmalıdır.
