Babam işten geldiğinde kapıyı anahtarıyla açıp içeri girdi. Ben o sırada camdan dışarıyı seyrediyordum. Annem tohumunu Amazon’dan satın aldığı siyah domatesleri suluyordu. Herkes bir şey yapıyormuş gibi görünse de hepimizin yaptığı iş, toplamda çamaşır makinesinin yaptığı işin yarısı bile değildi. Babam içinde ne olduğunu kendisinin bile bilmediği siyah el çantasını masanın üzerine koyarak: “Hazırlanın, yarın gidiyoruz.” dedi. Kafamı çevirip gözlerimi babama çevirdim. Nereye gidiyoruz bakışlarıma cevap vermedi. Annemin bakmasını istiyordu. Bir kere beni adam yerine koysa şaşırırım zaten. Annem ısrarla bakmadı. Dün kavga etmişlerdi. Bu yüzden nazlanıyor sanmıştım. Halbuki siyah domatesler çiçek vermeye başlamış. Onu inceliyormuş. Babamın hevesi kursağında kaldı. Annemden tepki alamayınca sağa sola bakındı. Baktı kimse yok bana cevap vermeyi tercih etti. Ellerimi belime bağlayıp kafamı avizeye kaldırdım. Şimdi de ben seni dinlemiyorum. “Olympos’a!” dedi. Ormanın içerisinde, kütük evlerde tatile kim yok diyebilirdi ki? Üstelik beş dakika yürüme mesafesinde deniz var. Tamam sahili kumsal değil taşlık. Biz de kaleyi kumdan değil çakıldan yaparız. Annem sevincine corona maskesi takmış tavırla:

“Nereden çıktı şimdi bu tatil işi?”
“Cevdet aradı. Tatile çıkacaklarmış, ‘beraber gidelim’ dedi.”

Cevdet denilen şahıs dayım olur. Sürekli ganyan oynar. Zamanında köydeki römorku satmış, bütün parayı da Güllü’ye basmıştı. Acemi şansı işte kazandı. O günden beri at yarışı bağımlısı. Kazandığı ganyan parasını yemekte üstüne yok. Geçen sene bütün Avrupa’yı gezmişti. Nasıl tanıttıysa kendini elin gavurlarına üç kadınla beraber Türkiye’ye döndü. Utanmaz bir de kadınları eve getirmiş. Yengem “Kim bunlar!” diye sorunca kavga kıyamet hepsini evden kovmuş. Dayım ikisini otele yerleştirip Elena’yla bize gelmişlerdi. Evde yer olmadığından Elena benim yatağımda yattı. Bende dayımla salonda yattım. Hep Alman kadınların nasıl uyuduklarını merak ediyordum. Fırsat ayağıma kadar gelmişti. Gece yarısı kapıyı aralayıp Elena’nın uyumasını izlemiştim. Mışıl mışıl uyuyordu. Dayımın hayatta bana yaptığı tek iyilik budur. Şimdi bizi tatile götürürse iki olacak. Akşam olmadan eşyalarımızı hazırlamaya koyulduk. Annem: “Ekstra koymamı istediğin bir şey var mı?” diye sordu. “Ronaldo’nun şampuanı” dedim. Yoksa Head&Shoulders. Sahilde kafamı yıkarken ayağımın altında İpek şampuan kutusu olsun istemem. Bu yaşlarda kızlar böyle detaylara önem verirler. Bir keresinde dayım pili bitmiş saati çöpe atacağına bana vermişti. Okula giderken sırf saatim gözüksün diye kışın ortasında kısa gömlek giyiyordum. Bu yüzden çok kız aşık olmuştu. Şimdi tırnaklarımla kazıyarak bir noktaya getirdiğim karizmamı İpek şampuanla yerle bir edemem. İlla bir şeyler yerle bir olacaksa Clear şampuanla saçlarımı köpüklerken olsun. En azından işler yolunda gitmezse mentolünden gözlerimi açmam zaman alır.

Heyecandan bütün gece bir saat uyumuştum. Rüyamda şişme yatakla denizin ortasında Elena’nın beni yüzdürdüğünü gördüm. Sabah annem uyandırdı. Kısa bir kahvaltı sonrası arabaya binip yolculuğa başladık. İki kilometre sonra annem “Acaba ocağı kapattık mı?” vesvesesine kapıldı. Geri dönmek zorunda kaldık. Hızlıca çıkıp ocağı kontrol ettim. Kapalıydı. Tekrar yola çıktık. Arka koltuğun ortasına oturup yolu izliyordum. Babam kızdı. Dikiz aynasından arka camı göremiyormuş. Bir süre kafamı eğerek yolculuğa devam ettim. Boynum tutuldu. Sızmış kalmışım. Uyandığımda Olympos’a gelmişiz. Dayım iki katlı villa tarzı kütük ev kiralamış. Üst katta biz kalıyorduk. Kendimi denizin ortasına atmak için can atıyordum. Valizi aradım taradım can simidimi bulamadım. Annem koymayı unutmuş. Sitemli bir şekilde “Anne” dedim; “Benim simidim senin ocağının açık kalmasından daha önemliydi.” Yaklaşık bir saat ağladım. Dayım: “Simit yoksa poğaça vereyim mi?” dedi, “Peynirli.” Ağlama kat sayılarım daha da arttı. Vicdana gelmiş olmalı ki gitmiş esnafın birinden simit kiralamış. Normalde böyle şeyler kiralanmaz ama dayım bazı şeylerin yolunu yordamını çok iyi bilir. Böyle insanlara şeytan tüylü derler. Bence dayım şeytanın taa kendisi. Şerefsiz dayım. İki besmele okuyacak olsan hisseder mi ne yapar bilmem ki hemen yanından uzaklaşır. Öyle kanı çamur gibi akar damarlarından. Ama çok sevimli bir tarafı da vardır. Yoksa yanına üç tane Alman kadını alıp gelebilir miydi? Zaten Elena’yı çok özledim. Dayım göz dikmeseydi evlenecektim onunla. Alman olması benim için sorun değildi. Türkçe bilmiyordu ama olsun. Benim de Almancam çok iyi değildi. İh libe dii. Sadece bunu biliyordum. Aşkımızın pekişmesi için yeterli bir giriş cümlesiydi bence.

Elimde şampuan, ayağımda mavi banyo terliği ve boynuma kolye gibi doladığım simidimle sahile doğru gidiyorduk. Dayım iki adım önümde. Onun gözlerinde güneş gözlüğü, saçlar jöleli. Yanında karizmam sıfır. Adamın parmağında Milliyetçi Hareket Partisi imzalı kehribar yüzük var bir kere. Şansımı fazla zorlamamalıyım. Oturdum sahile taşlardan ev yapmayı düşünüyorum. Kerpiçten ev yapmak bile bundan daha kolaydır. Taştan ev mi yapılır? Tatil hayallerim ilk dakikalarda yıkılmak üzere. Ayağa kalktım denize atladım. Boyumun aştığı yerlere doğru ilerledim. Çırpınmaktan yorulmuştum ki ayağımı yere koymak istedim. Boşluğa geldi. Çok ilerlemişim. Biraz daha çırpındım. İyice yoruldum. Ayağıma kramp girdi. Hiç beklemediğim bir senaryoydu bu. Daha önce denizin ortasında ayağınıza kramp girerse ne yapmalıyız şeklinde bir makale okumamıştım. İyice afalladım. O sırada ağzıma tuzlu su kaçtı. Boğuluyordum. “Yardım” diye bağırdım. Burası turistlerin çok olduğu bir tatil kasabasıydı. Türkçe bilmiyordu kimse. Çırpınırken yardım kelimesinin İngilizcesini hatırlamaya çalıştım. Baktım olacak gibi değil hayvan gibi bağırmaya başladım. Hangi hayvan olduğuna dair bir fikrim yok. Bence o bağırdığımda çıkan sesin karşısına konulabilecek bir hayvan bile yok. Kendi dilimi icat etmiştim. Elena bunu görse nasıl hoşlanırdı benden. Halbuki o beni rüyamda yüzdürüyordu. Şimdi boğuluyorum. “Tersi çıkar” derler ya. Öyle bir şey oldu. O sırada kızın birisi elimden tutup kenara kadar götürdü. Ölümden dönmüştüm. Sahile çıkınca gözüm banyo terliklerimi aradı. Çalınmış mı diye baktım. Genellikle Cuma çıkışları yapardım bu arayışımı. Bu sefer sahilde aramak nasip oldu. Kız “can kurtarmak görevim değil ama seni öyle görünce vicdanıma yenik düştüm” tavrıyla yanıma oturdu ve sordu:

“Nerelisin?”
“Anadolu’nun bağrından, sen?”
“İzmir.”
“İzmir’in kızları güzel olur derler doğru mu?”
“Bilmem sana sormalı?”

Kendisini nasıl bulduğumu felsefik bir şekilde soruyor. Kız çok zeki. Yılan gibi. Acilen olay yerini terk etmeliyim. Ama bana yaptığı iyiliğe karşılık kaçma planım çok etik olmaz. Aklıma bir şey geldi: “Simidimi yarım saatliğine sana verebilirim” dedim; “Fazlası olmaz çünkü kiralık.” Gülümseyerek; “O sana lazım kaybetme, yoksa boğuluyorsun.” dedi. Yılan gibi olduğunu söylemiştim. Engerek hem de.

Gün batmak üzereydi. Ben adını bir türlü soramadığım İzmirli kızla sahilde oturmuş muhabbet ediyordum. Yüzmeyi nereden öğrendiğini sordum. Okuduğu okulda olimpik havuz varmış. Sanırım özel okulda okuyor. “Sizin okulda yüzme salonu var mı?” diye sordu. “Spor salonu var.” dedim. Hatta salon salomanje. Bir tarafında futbol oynanıyor diğer tarafında basketbol potası var. Öyle büyük. Babanız bir fabrikanın sahibi değilse veya dayınız gibi ganyan oynayarak para kazanmıyorsa devlet okulunda okumak zorundasınızdır. Devlet okullarında da yüzme salonu olmaz. Olsa da zaten babanız katkı payını vermemek için başka okula yazdırır. Siz de basketbol potasının büyüklüğünü abarta abarta elin İzmirlisine anlatmak zorunda kalırsınız. Güneşi gösterip “pota tam bu kadar” derken enseme şaplağı yedim. Vuran dayımdı. Şeytan şaplağı. Güneşten kızarmış bedenimin hak ettiği bir şey değildi bu. Ensemden buhar çıktı resmen. Ayağa kalktım. “Neredesin lan sen!” dedi. Bir tane daha vurdu. Kızın karşısında Anadolu’nun bağrından göçüp doğunun dağlarına çıkan terörist gibi hissettim kendimi. İpek şampuanla dişlerini fırçalayan gariban gibi büküldüm karşısında. Garip bir şeydi benim için. Sanki o Hızır gibi çıkmış beni kurtarmış ama dayım Muaviye gibi zulüm ediyordu bana. Koşarak mavi banyo terliklerimi aldım. Sahilin ortasında kafasına fırlattım. Onu parmak arası terlikle dövmeyeceksin, çünkü bunu hak etmiyor. Kafasına banyo terliklerini atacaksın ki haddini bilsin. Eve kadar kovaladı. İzmirli can kurtaran kız ise orada kaldı. Elena’dan sonra bu olayı nasıl sindireceğimi bilmiyorum. Kısacası bir aşk daha başlamadan son buldu.


  • Bu yazı, üç parçadan oluşan hikayenin ilk bölümüdür. Devamı gelecek…

Yorum yap