Düşün ve Kalk

Sorumlu, şahsiyetli ve bilinçli bir insanlık için…

Çekim Gücü Kaybolan Camilerimiz


Ezan, namaz, hutbe, vaaz ve bunların merkezinde bulunan imamlarımız, müezzinlerimiz…

Aklıma başlık olarak “Bir Harcama ve Harcanma Hikâyesi” atmak geliyor; vazgeçiyorum.

HUTBE OKUNUR MU YOKSA CEMAATE HİTAP MI EDİLİR?

Hutbe nedir?

Bir metnin okunması mı, yoksa insanlara hitap etmek mi?

Eğer hutbenin amacı yalnızca bir metni cemaate duyurmaksa, o zaman hutbelerin merkezden hazırlanıp bütün camilerde aynı şekilde okunmasının mantığı vardır. Metin hazırlanır, imam okur, cemaat dinler ve görev tamamlanır. Hatta merkezi ezan gibi merkezi vaaz ve hutbe daha pratik olur.

Fakat hutbenin amacı insanlara ulaşmak, onları düşündürmek, eğitmek ve dini hayatla bağlarını güçlendirmekse mesele değişir.

Çünkü okumak başka, anlatmak başkadır.

Dinlemek farklıdır, duymak farklı.

Okumak farklıdır, anlatmak farklı.

Okunanı duyarız.

Okunmuş olandan anlaşılan şeyin anlatılmasını dinleriz.

Okuma yöntemi ile verilen hutbelerde resmi görev yerine getirilmiş ve fakat maksat hasıl olmamıştır kanaatimce.

Bunun çok ilginç bir istisnası vardır.

Cuma namazında imam bir anda metni bırakıp:

“Sevgili cemaatim!”

dediğinde…

Ardından caminin doğalgaz borcundan, elektrik faturasından veya başka bir ihtiyaçtan söz ettiğinde bir şey değişir.

Ses tonu değişir. Cümlelerin ritmi değişir. Göz teması kurulur. Ve cemaat, karşısındaki kişinin kendisiyle konuştuğunu hisseder. Çünkü artık bir metin okunmuyordur.

MİNBER VE KÜRSÜ NEDEN YÜKSEKTİR?

Minberin ve vaaz kürsüsünün yüksekliğinin asıl işlevi sadece sesin uzak yerlere ulaştırılması değildir. Mikrofonun icadından sonra bu sorun da çözülmüştür zaten.

Minber ve kürsünün asıl işlevi hatibin cemaat tarafından görülmesidir;

Göz göze gelmek için.

Çünkü hitabet yalnızca ses değildir.

Yüz ifadesidir. Beden dilidir. Göz temasıdır. Ses tonudur. Ve en önemlisi, karşındaki insanın gerçekten orada olduğunu bilmektir. Asıl amaç, yalnızca sözün kulağa ulaşması değil;

gözden gönle ulaşmaktır.

Yazılı bir metni okuyanın gözü de gönlü de cemaate uzaktadır.

TEK TİP HUTBENİN SORUNU

Olası sorunlardan kaçınmanın bir yolu merkezi tek tip hutbe yöntemidir. Fakat bunun en önemli zaafı:

İmamın kendi cümlesini kurma ihtiyacını azaltmasıdır. Yüreğini, ilmini ve irfanını cemaate akıtma imkanı yok olmaktadır.

Bir imamın araştırması, okuması, farklı kaynaklara bakması, yaşadığı toplumun sorunlarını gözlemlemesi ve bunları dini bilgiyle ilişkilendirerek anlatması bekleniyorsa, bunun için ona bir alan bırakmak gerekir. Ve hatta onu buna mecbur kılmak gerekir.

Aksi hâlde zamanla şu düşünce yerleşebilir:

“Ben kendim bir şey yazmayayım. Başımı belaya sokacak bir şey söylemeyeyim. Hazır metni okuyayım.”

Bu yalnızca hutbeyi değil, yeteneği ve ilmi de köreltmektedir.

Muhtemel problemlere karşı denetim ayrıdır, ilmi ve fikri kısırlaşma ve tek tipleştirme ayrıdır.

Okullarda ve eğitim merkezlerinde birçok şeyi öğretemediğimiz malumdur. Asıl öğrenme ve olgunlaşma yeri çalışma sahasıdır. Fakat bu da kurulan sistem nedeni ile engellenmektedir.

Belki de burada farklı bir sisteme ihtiyaç vardır.

Becerisi olan beş satır anlatsın.

Becerisi olan bir sayfa anlatsın.

İyi konuşabilen, cemaatin karşısına geçsin ve gerçekten anlatsın.

Çünkü bazen bir satır samimi bir hitap, bir sayfa boyunca mekanik biçimde okunan metinden çok daha fazla iz bırakabilir.

Bu konuda Diyanet’in önündeki mesele belki de yalnızca “tek tip hutbe olsun mu, olmasın mı?” sorusu değildir.

Asıl mesele daha derindedir:

Cami kürsüsü ve minberi bir metnin okunma yeri mi olacak; yoksa yeniden bir hitabet, eğitim ve gönül kurma kaynağı mı?

Çünkü insan aslında duyduğu şeyi hatırlamaz;

Kendisine söyleneni ve dinlediğini hatırlar.

Ve bazen bir insanın hayatında, uzun uzun okunan bir sayfadan çok, kendisine gerçekten söylenmiş tek bir cümle kalır.

İMAM SADECE NAMAZ KILDIRAN BİR MEMUR MU?

Eğer imamın görevi yalnızca namaz kıldırmaksa, mesele basittir. Biraz ezber, biraz ses sanatı ve ibadetlere ait kurallar…

Fakat imamdan aynı zamanda insanları eğitmesi, dini anlatması, hutbe vermesi ve vaaz etmesi bekleniyorsa, o zaman başka bir soru sormak gerekir:

İmamlarımız hitabet ve eğitme konusunda ne kadar eğitim alıyor ve deneyim sahibi oluyor?

Dini bilgi sahibi olmak, iyi hatip olmak anlamına gelmez.

Bir insan çok iyi bir din bilgini olabilir fakat insanlara bunu aktarmak başka bir meziyet gerektirir.

Bu nedenle imamların yalnızca dini bilgilerini değil; hitabet, iletişim, pedagojik yaklaşım, beden dili, ses kullanımı ve farklı toplumsal kesimlere ulaşma becerilerini de geliştirecek eğitimlere ve deneyimlere ihtiyaç vardır.

Camiye girdiğimizde aynı safta birbirinden çok farklı insanlar görürüz. Vali de oradadır, temizlik görevlisi de. Kaymakam da, çiftçi de… Öğretmen de, işçi de… Yaşlısı da vardır, genci de. Kendi eşine ve çocuğuna söz geçiremeyeni de vardır, zamanın değişmesi ile uygulamaların değişmesi gerektiğine inananı da.

Fakat camilerden yükselen sesler, hitaplar bu çeşitliliği göz ardı etmektedir. Bu hitaplarda cemaatin bir kesimi mutlaka cehennemlik, hain, deyyus, zındık, fasık konumuna düşmektedir. Yanlışın ifade edilmesi ve doğru olanın anlatılması ile azarlanma, yerilme, aşağılanma farklı şeyler olsa gerek…

Özellikle küçük yerleşim yerlerinde zaman zaman vaazların, insanları içsel bir yolculuğa çıkarmaktan çok topluca azarlayan bir üsluba dönüştüğü görülebiliyor.

Camiye gelmeyenlere yönelik sitem, camiye gelen insanlara yöneltiliyor.

Kadınlar, kızlar ve onlarda görülen uygun olmayan tavırlar üzerinden ağır ifadeler kullanılabiliyor. Ve bunun üzerinden erkeklere, babalara ve kocalara yönelik aşağılayıcı yakıştırmalar yapılabiliyor.

Bu dil, dinî öğüt vermekten çok insanları mahcup eden, küçülten ve savunmaya iten bir dildir.

Böyle bir üslup insana bazen eski zamanların köy ağasının marabalarına seslenişini hatırlatıyor…

CAMİDE TEK TİP CEMAAT YOKTUR

Bir camiye birbirinden farklı dini anlayışlara, itikadi ve kelami anlayışlara, eğitim düzeylerine, hayat tecrübelerine ve sosyal çevrelere sahip insanlar gelir.

Bu nedenle imamın kullandığı kaynaklar ve verdiği örnekler konusunda da dikkatli olması gerekir.

Tartışmalı bir hadisi tartışmasız gerçekmiş gibi sunmak, belirli bir çevrede kabul edilen bir yorumu bütün cemaatin ortak kabulüymüş gibi aktarmak doğru gelmiyor bana.

Dini kaynaklarda bile tartışılan, uydurma ve zayıf olarak görülen görüş ve yorumları dine ait esas görüşmüş gibi aktarmak başta dinin kendisine haksızlıktır. Daha sonra da bu görüşler nedeni ile dine karşı suizan besleyecek kişilere…

CAMİ SADECE NAMAZ KILINAN YER Mİ?

Belki daha büyük soruyu burada sormak gerekiyor:

Cami, yalnızca namaz kılmak için bir araya geldiğimiz yer midir?

Yoksa mahallenin dayanışma merkezi de olabilir mi?

Bir cami, yurt dışındaki bir caminin yapımı için yardım toplayabiliyorsa; aynı mahallenin elektrik faturası ödenemediği için elektriği kesilmiş bir ailesine de yardım edebilir.

Gazze’deki yaralı bir çocuk için yardım organizasyonu yapılabiliyorsa, elli metre ötedeki SMA hastası bir çocuk için de bir dayanışma oluşturulabilir.

Bunun mutlaka cuma namazı çıkışında, kapının önüne konulan karton bir kutuya para atılması şeklinde olması gerekmez.

Cami ve imam, insanların birbirinin derdinden haberdar olmasını sağlayan bir dayanışma alanının oluşmasına öncülük edebilir. Diyanet İşleri Başkanlığı da mahalle camilerinin mahallesi ile ilgilenmesine olanak tanımalı ve misyon yüklemelidir.

Belki de caminin insanları bir araya getirme gücü burada yeniden keşfedilebilir.

Çünkü cami yalnızca insanların aynı anda secde ettiği yer değil;

Birbirinin derdini fark ettiği yerdir.

EZAN…

Durup dinlemek isteyeceğiniz veya bitmesi için utanarak dua ettiğiniz bir çağrı… Mikrofon ve hoparlörün olmadığı zamanlarda yüksek sesle ezan okumak bir ihtiyaçtı. Fakat yüz metre aralıklarla camilerin bulunduğu bu zamanlarda son ses okunan ezanlar estetikten ve manevi ruhtan yoksun kalmaktadır. Hele ki, belirli sanat müziği kurallarına uyma çabası altında…

Makam kullanmak, ses oyunları yapmak veya mümkün olduğunca yüksek ses çıkarmak namaza çağırmak değildir; koşulan şartların performans anksiyetesidir.

Sanat müziğini, makamları ve ses kullanımını bilmeyen bir kişinin makamlı ezan okumaya çalışması bazen makamdan çok bağırmaya dönüşebilir. Ortada ne sanat kalır ne de ezan.

Zannımca bu sorunun da ana nedeni tek tip sanat müziği makamlarına uygun ezan okuma kuralıdır.

ÖZE DÖNÜŞ…

“Camiyi tekrardan hayatın merkezine yerleştirelim” gibi bir ütopyaya sahip değilim. Fakat camilere yüklenen üç beş tane görev ve misyon var, onları da en uygun şekilde yapalım diye bir beklentim var.

En azından camiye giden biri olarak…


Editörün notu: Kapak fotoğrafı Cenne Ulu Cami’ye aittir. Yazının peşine bu caminin hikayesini ve halen insanları nasıl bir araya getirdiğini muhakkak okumalı ya da izlemelisiniz.

"Çay, dinlemek ve yazmak olmazsa kendimi kötü hissederim" diye düşünen biri...