Kuşaktan kuşağa, yazılı olmayan bir yol ile aktarılması ve değer de atfedilmesi “geleneğin” en önemli özelliğidir. Geleneksel dini yaşantıya ve geleneksel dini algıya savaş açanların umursamadıkları kısım bence o ki, dinler gelenek sayesinde nesilden nesile aktarılabilmektedir ve sonraki kitleler tarafından kabul görmektedir.
Dar bir çevreye razı olan okumuş kesim bilgi, yazı ve kaynaklara dayanmaya çalışsa da “geniş kitleler” daima geleneğe, bid’at ve kısmen hurafeye dayanır ve bu açıdan din bid’at ve hurafeye muhtaçtır.
Konuyu örneklerle biraz açalım.
Türkiye özelinde türban ve başörtüsü arasındaki yaygınlık ve kabul farkı da geleneksel olmaktan kaynaklanmaktadır. Geleneksel olana dayanan çarşaflı anneler kızlarına türbanı kabul ettirmekte sorun yaşamaktaydı. Kıyafetin geleneğe dayandığı coğrafya ve bölgelerde örtünmenin oranı ile tercihe dayanan bölgelerde örtünmenin oranı farklı oldu. Dini bir eğitime tabi tutulmamış milyonlarca insan “dini” bir bir uygulama olarak da başlarını ve vücutlarını örtmeyi kabullendi ve fakat; siyah çarşafın Hristiyan adeti olduğunu ve İslami olmadığını dillendiren hassas ve tahkikçi dini söylem türban ve pardesüyü kalıcı bir gelenek ve uygulama haline getiremedi bu açıdan.
Uygun görelim ya da görmeyelim, düşüncem ve çıkarımım o ki gelenekselleşemeyen, içinde bid’at ve hurafe barındırmayan dini yaşantı kalıcı olamaz ve geniş kitlelerde yaşam şansı bulamaz. Hatta bazen uygulama ve ibadetlerin salt dini görüntüsünü kaybedip daha flu bir şekilde geleneğe mal olması gerekir.
Beş vakit namaz kılma oranının düşük olmasının tek sebebi zorluğu ve ihlasa dayanması değildir. Beş vakit namaz kılmayan o geniş kesim cuma namazını kılmakta, oruç tutmakta ve teravih namazına cemaatle devam etmektedir. Diyebilirim ki, bu gelenek haline gelmiş ibadet şeklini en fazla eleştiren kesim beş vakit namazını aksatmayan dini hassasiyeti daha yüksek kesimdir.
İşin en ironik ve hatta komik tarafı “tüm Ramazan boyunca daimi kılınan bir ibadet” olarak teravihin cemaatle camide kılınmasının bid’at olduğunu söyleyen kesim farkında mıdır bilemiyorum; teravih namazının camide cemaatle kılınma bid’atı sayesinde TERAVİH NAMAZI kalıcı olabilmiştir. Değil 20 rekatı 8 rekatı bile evde tek başına düzenli olarak kılmak mümkün olmamaktadır.
Bid’at ve hurafeye medhiye düzecek değilim; fakat realite şunu gösteriyor ki, dinler bid’at ve hurafeler sayesinde kitlesel hale gelebilmiş (gelenekselleşmiş) ve dini uygulamalar kalıcı olabilmiştir.
Doksanlı yıllarda taklitçi olmayı eleştiren/yeren “tahkikçi” kesime aittir şu ifadeler:
Cuma Müslümanları
Ramazan Müslümanları
vb.
Fakat kitlesel anlamda “gelenek” haline geldiği için Cuma namazı devamlılık kazandı.
Kitlesel anlamda gelenek haline geldiği için oruç tutmak devamlılık kazandı.
“” “” “” bayram namazları devamlılık kazandı.
“” “” “” teravih namazı devamlılık kazandı.
“” “” “” zekat-fitre devamlılık kazandı.
Ne var ki, beş vakit namaz kılma toplumsal sahada gelenek haline gelemedi ve bireysel bir hassasiyet olarak kaldı. Hikmeti de bu olsa gerek.
Bir anlayışa göre Kur’anın değişmezliği ve nesilden nesile aktarılması Allah’ın (c.c.) koruması altında olsa da bunun olması pratik sahada iki bid’ate yaslanmıştır:
Hatim ve mukabele geleneği.
Cemaatle teravih (özellikle hatimle kıldırma) namazı uygulaması.
Ahlaki davranışların, erdemlerin nesilden nesile aktarılmasında, dini uygulamaların kalpte karşılık bulmasında en önemli pay “menakıb” kültürüdür. Ve bu alanın çoğunun bid’at ve hurafe diye belirtilen alana ait olması da ilginçtir.
Hurafe diye tabir edilen uygulama ve inançların yaygınlık kazanmasının ve aslında engellenememesinin nedeni her hurafenin, bid’atin bir “hikayeye” dayanmasıdır.
Yani her hurafenin bir hikayesi vardır ve kitleler hikayelerden daha çok etkilenir. Her hikayenin de aynı zamanda bir duygusu, “hissesi” vardır ve davranışlar da o duygudan beslenir.
İnancı bilgiye, ilkelere ve kendi iddialarına göre “hakikate” dayandırmaya çalışan kesimin başarılı ve kalıcı olamamasının nedeni de bence budur. Salt bilgi, bilişsel ilkeler kitlede karşılık bulmaz ve zamanın yıpratmasına dayanamaz.
Hikayeler, anılar, duygular daima düşüncelere galip gelir. Ve bu özelliği inanca daha fazla hitap eder.
