Düşün ve Kalk

Sorumlu, şahsiyetli ve bilinçli bir insanlık için…

Yaratılış ve İnsan


Önceki yazıda kaleme alınan “İnsan” başlıklı yazıda, insanın mahiyeti ve diğer varlıklardan ayrılan temel özellikleri ele alınmıştı. Bu yazıda ise söz konusu değerlendirmenin devamı olarak insanın yaratılışı üzerinde durulacaktır.

Varoluşa ilişkin hipotezler genel olarak:

Tesadüfî varoluş,

Kâinatın otonomisi,

Kuralların hâkimiyeti ve

Tasarıma dayalı varoluş, diğer bir ifadeyle “bir yaratıcı tarafından yaratılma” olmak üzere dört temel hipotez altında değerlendirilmektedir. Bu hipotezlerin ilk üçü, bilimsel ve felsefî açıdan çeşitli muhkem delil ve burhanlarla geçersiz kılınmış; bunların imkân dâhilinde olmadığı ortaya konulmuştur.

Söz konusu kesin ve yakinî burhanların ispat ettiği hakikate inanan insanlar, mevcudatın yekûnunun Hayy, Âlim, Kadir ve Mürit olan bir yaratıcı tarafından yaratıldığını bilmektedirler. İşte varlık ülkesinin şahı ve küçük/büyük bir numunesi olan insan da diri, bilen, güçlü ve iradeli bu yaratıcı tarafından yaratılmıştır. Dolayısıyla bir varlık olarak insanın varlık sahasına adım atması ancak dirilik, ilim, kudret ve iradenin kaynağı olan bir failin eliyle mümkündür. Bununla birlikte genel olarak tüm mevcudatın özel olarak da insanın var edilmesi, oluşması, meydana çıkması ve yaratılmasının keyfiyeti hakkında çeşitli görüşler bulunmaktadır.

İnsan kavramını değerlendirirken başvurduğumuz kelâmî, felsefî, irfanî ve dinî yaklaşımların her biri, insanın yaratılışını kendi perspektifinden ele almaktadır. Bu yaklaşımlar görünürde birbirinden farklılık arz etse de aynı hakikati farklı lisanlarla ifade ettikleri veya en azından birbirleriyle çelişerek birbirlerini geçersiz kılmadıkları söylenebilir. Önemine binaen irfanî yaklaşım daha detaylı ele alınacaktır.

Kelâm ilmi, değişken (oluş-bozuluş) ve hâdis/sonradan olan kâinatın bir parçası durumundaki insanın da hudûsun sebebiyet verdiği eksiklik ve noksanlıklardan münezzeh bir muhdis/olduran tarafından yaratıldığını ifade eder.

Felsefe, varlığı zorunlu ve mümkün olmak üzere iki kısma ayırır. Mümkün varlık, Zorunlu Varlık’ın failliği sayesinde varlık sahasına çıkabildiği gibi yine O’nun varlığıyla mevcudiyetini sürdüren varlıktır. Felsefe açısından nefs-i nâtıkaya (Konuşan, düşünen ve anlayan benlik) sahip olan insan, Zorunlu Varlık’ın varlık sahasına çıkardığı mahiyet sahibi varlıklar arasında en değerli, en kâmil ve en önemli varlıktır.

İrfanda, özellikle İbnü’l Arabî ve takipçileri nezdinde, varlığın gayb ve şehadet gerçekliğinden hareketle mutlak gayb, izafî gayb, izafî şehadet ve mutlak şehadet mertebelerinden söz edilir. İzafî gayb ceberût âlemini, izafî şehadet melekût âlemini, mutlak şehadet ise mülk âlemini ifade eder. Bu dört mertebeye, onların tamamını kendisinde toplayabilen insan mertebesinin de eklenmesiyle “hazarât-ı hams” yani beş hazret anlayışı ortaya çıkar.

Burada “hazret” kavramı, yalnızca bir mekânı veya birbirinden bütünüyle kopuk varlık alanlarını değil, varlığın farklı tecelli ve zuhur mertebelerini ifade eder. Bu mertebeler, mutlak gaybdan başlayarak görünür ve duyulur âleme doğru ilerleyen bir taayyün sürecini gösterir. Varlık, en üst mertebede her türlü belirlenimden uzakken alt mertebelere doğru isimler, sıfatlar, manalar, suretler ve nihayet maddî varlıklar hâlinde görünürlük kazanır.

Bu mertebeler birbirlerinin aynalarıdır. Daha doğru bir ifadeyle, alt mertebelerde bulunan varlıksal özelliklerin asılları, üst mertebelerde mevcuttur; ancak üst mertebelerde bulunan her şeyin alt mertebelerde aynı kuşatıcılıkla bulunması zorunlu değildir. Dolayısıyla alt mertebe, üst mertebenin bir yansıması olsa da onun bütün kemallerini eksiksiz biçimde yansıtma kabiliyetine sahip olmayabilir. Varlık mertebeleri arasındaki farklılık, birbirinden kopuk ve bağımsız varlık alanlarının bulunmasından değil, tecellinin yoğunluk ve kuşatıcılık derecelerinden kaynaklanır.

Birinci Hazret: Mutlak Gayb Mertebesi 

Birinci hazret, mutlak gayb ve lâtaayyün mertebesidir. Bu hazrette yüce Allah, mutlak gayb ve mutlak kemal hâlindedir. Henüz hiçbir isim, sıfat, suret, nispet, taayyün ve tecelli söz konusu değildir. Buradaki “henüz” ifadesi zamansal bir önceliği değil, mertebe bakımından önceliği ifade eder. Zira bu mertebe, zamanın ve bütün varlıksal belirlenimlerin ötesindedir.

Bu mertebede ilâhî zât, herhangi bir isim, sıfat veya kavramla sınırlandırılamaz. İnsan aklı, bir şeyi ancak onu başka bir şeyden ayıran belirlenimleri sayesinde bilebilir. Mutlak gayb mertebesinde ise böyle bir belirlenim bulunmadığından ilâhî zâtın hakikati, insan bilgisinin ve kavramsal idrakin konusu olamaz. Bu nedenle söz konusu mertebe; hazret-i zât, gayb-ı mutlak, âlem-i lâtaayyün, amâ-yı mutlak, vücûd-ı mahz, vücûd-ı mutlak, gaybü’l-gayb ve gaybü’l-guyûb gibi adlarla anılmıştır.

Kanaatimizce hadislerde ve dinî kültürde hakkında düşünülmesi yasaklanan mertebe de budur. Çünkü bu mertebe, özü gereği hiçbir bilginin nesnesi olamaz. İnsan, ilâhî zâtın kendisini değil; ancak isim, sıfat, fiil ve tecellilerini bilebilir. Dolayısıyla mutlak gayb mertebesi hakkında söylenebilecek en doğru söz, onun herhangi bir kavram ve tasavvurla kuşatılamayacağını kabul etmektir.

Mutlak gayb mertebesinden sonra izafî gayb gelir. “İzafî” denilmesinin sebebi, bu mertebenin mutlak gayba nispetle belirlenim kazanmış; şehadet âlemine nispetle ise henüz gayb hâlinde bulunmasıdır. İkinci ve üçüncü hazretler, izafî gaybın iki farklı derecesini meydana getirir.

İkinci Hazret: Ruhlar ve Akıllar Âlemi 

İkinci hazret, izafî gaybın mutlak gayba yakın olan kısmıdır. Mücerret ruhlar ve akıllar âlemini ifade eden bu mertebe, maddeden ve maddî özelliklerden bütünüyle uzaktır. Buradaki varlıklar cisim, yön, zaman ve mekânla kayıtlı değildir. Bu sebeple ikinci hazret, duyularla idrak edilemez; ancak aklî veya manevî idrake konu olabilir.

Mutlak gayb mertebesinde hiçbir taayyün bulunmazken bu mertebede ilk belirlenim meydana gelir. İlâhî isim ve sıfatların küllî hakikatleri, henüz maddî ve duyulur suretlere dönüşmeden önce bu mertebede zuhur eder. Bu nedenle ikinci hazret, çokluğun henüz ayrıntılı biçimde ortaya çıkmadığı, fakat varlığın küllî hakikatlerinin belirginleşmeye başladığı ilk tecelli alanıdır.

Bu hazret; hazret-i ukûl, hazret-i ervah, âlem-i ceberût, taayyün-i evvel, akl-ı evvel, hakîkat-i Muhammediyye, rûh-ı izafî, âlem-i ahadiyyet ve kitâbü’l-mübîn gibi adlarla anılır. Bu isimlerin her biri aynı mertebenin farklı bir yönünü öne çıkarır. “Âlem-i ceberût” onun maddeden bağımsızlığını ve üstünlüğünü, “hazret-i ukûl” aklî hakikatlerin bulunduğu mertebe oluşunu, “taayyün-i evvel” ise mutlak gaybdan sonraki ilk belirlenimi ifade eder. “Hakîkat-i Muhammediyye” ise varlık âlemindeki ilk küllî tecelliyi ve bütün yaratılmışların manevî aslıdır.

Bu mertebede bulunan hakikatler küllî, basit ve kuşatıcıdır. Alt mertebelerde ayrıntılı ve çokluk hâlinde ortaya çıkan varlıkların asılları, burada daha basît/yalın ve kapsayıcı biçimde bulunur.

Üçüncü Hazret: Misal/Melekût Âlemi 

Üçüncü hazret, izafî gaybın şehadet âlemine yakın olan kısmıdır. Bu mertebe, mücerret akıllar ve ruhlar âlemi ile maddî ve duyulur âlem arasında bir geçiş alanıdır. Bu nedenle hem üst mertebenin manevî özelliklerini hem de alt mertebenin suret ve biçimlerini taşır.

Misal âlemindeki varlıkların maddeleri yoktur; ancak şekil, renk, miktar ve suretleri vardır. Başka bir ifadeyle bu mertebedeki varlıklar, maddî olmaksızın suret sahibidir. Rüyalarda görülen biçimler bu durumu anlamaya yardımcı olabilir. İnsan rüyasında belirli kişiler, mekânlar ve olaylar görür; ancak bunlar dış dünyadaki maddî unsurlardan meydana gelmez. Bununla birlikte rüyada görülen suretler, insanın idrakinde gerçek bir görünürlük kazanır. Misal âlemi, rüyadan ibaret değildir; fakat rüya, bu mertebenin mahiyetini anlamaya yardımcı olan bir örnek olarak değerlendirilebilir.

Bu mertebe, üst âlemdeki soyut ve küllî manaların duyulur âleme uygun suretler kazanmasını sağlar. Manevî hakikatler, maddî âlemde doğrudan görünür hâle gelmeden önce misal âleminde şekil ve surete bürünür. Bu sebeple misal âlemi, gayb ile şehadet arasında bir berzah ve köprü görevi görür.

Üçüncü hazret; hazret-i misal, âlemi vâhidiyyet, taayyün-i sânî, tecellî-i sânî, sidretü’l-müntehâ, âlem-i emr, âlem-i melekût ve âlem-i tafsîl gibi adlarla anılır. “Taayyün-i sânî” ifadesi, ilk küllî belirlenimden sonra hakikatlerin daha ayrıntılı hâle gelmesini; “âlem-i tafsîl” ise üst mertebede toplu ve küllî olarak bulunan hakikatlerin bu mertebede ayrışmaya başlamasını anlatır. “Âlem-i melekût” adı da bu mertebenin maddî görünüşlerin arkasındaki manevî suret ve hakikatleri barındırdığını ifade eder.

Dördüncü Hazret: Mülk ve Şehadet Âlemi 

Dördüncü hazret, mutlak gaybın karşısında yer alan mutlak şehadet mertebesidir. Bu mertebe, varlığın maddî, duyulur ve görünür hâle geldiği âlemdir. İnsanların duyu organlarıyla algıladığı cisimler, tabiat, unsurlar, gökler, yeryüzü, bitkiler, hayvanlar ve insanın bedensel varlığı bu mertebede yer alır.

Mutlak şehadet âleminde varlık; zaman, mekân, hareket, değişim, oluş ve bozuluşla kayıtlıdır. Bu nedenle burada bulunan varlıklar sınırlı, parçalı ve değişkendir. Birinci hazrette hiçbir belirlenim bulunmazken dördüncü hazrette varlık, en belirgin ve ayrıntılı biçimine ulaşmıştır. Gayb mertebelerinde küllî ve manevî olarak bulunan hakikatler, bu mertebede maddî suretler hâlinde sığlaşır, ayrılır ve görünürlük kazanır.

Bu mertebe; âlem-i mülk, âlem-i his, âlem-i nâsût, âlem-i anâsır, âlem-i felekiyyât ve âlem-i şehadet gibi adlarla anılır. “Âlem-i his” duyularla algılanabilir olmasını, “âlem-i mülk” görünen varlık düzenini, “âlem-i anâsır” maddî varlıkların elementlerden meydana gelmesini, “âlem-i şehadet” ise insan idrakine açık ve görünür olmasını ifade eder.

Şehadet âlemi, gayb âlemlerinden bağımsız bir varlık alanı değildir. Aksine gayb mertebelerinde bulunan hakikatlerin en alt ve en görünür tecellisidir. Bu bakımdan maddî âlem, manevî hakikatlerin hem perdesi hem de göstergesidir. Yalnızca dış görünüşe yönelen kimse burada maddî varlıkları görür; varlıkların hakikatine yönelen kimse ise maddî suretlerin gerisindeki ilâhî isim, sıfat ve manaları müşahede eder.

Beşinci Hazret: İnsan Mertebesi 

Beşinci hazret, ilk dört hazreti kendisinde toplayan “hazret-i câmi‘a” ve “âlem-i insan” mertebesidir. İnsan, hem maddî bedene hem hayvanî ve nebatî güçlere hem hayal ve idrak yetilerine hem de akıl ve ruha sahip olması bakımından varlığın bütün mertebelerini kendi bünyesinde bir araya getirir. Bedeniyle mülk âlemine, hayal gücüyle misal âlemine, aklı ve ruhuyla ceberût âlemine yönelirken hakikati itibarıyla ilâhî isim ve sıfatların tecellisine ayna olabilecek bir kabiliyet taşır.

Bu nedenle insan, yalnızca maddî âlemde yaşayan biyolojik bir varlık değildir. O, gayb ile şehadeti, madde ile manayı, beden ile ruhu, halk ile Hakk’a yönelişi kendisinde birleştiren câmi‘ bir varlıktır. Diğer varlıklar ilâhî isimlerden birini veya birkaçını sınırlı biçimde yansıtırken insan, bütün ilâhî isim ve sıfatları kuşatıcı biçimde yansıtma potansiyeline sahiptir. Ancak bu potansiyel, her insanda fiilen gerçekleşmiş değildir. İnsan, taşıdığı kabiliyetleri doğru biçimde geliştirip nefsini kemale ulaştırdığı ölçüde bu kuşatıcılığı fiilî hâle getirebilir.

İnsan, varlık mertebelerinin tamamını kendisinde topladığı için âlemin küçük bir nüshası, âlem ise insanın büyük bir sureti olarak değerlendirilmiştir. İnsan kendisini tanıdığında, kendi varlığında bulunan maddî, misalî, aklî ve ruhânî mertebeleri de tanımaya başlar. Böylece insanın kendisini bilmesi, yalnızca psikolojik bir içe dönüş değil; aynı zamanda varlık âlemini ve bu âlemin kaynağını tanımaya yönelen ontolojik bir yolculuk hâline gelir.

İnsan, taşıdığı potansiyeli tam anlamıyla kullandığında ve varlığının bütün mertebelerini kemale ulaştırdığında insan-ı kâmil olur. İnsan-ı kâmil, varlık mertebelerinin tamamını bilinçli biçimde kendisinde birleştiren ve yüce Allah’ın isim ve sıfatlarının en kapsamlı biçimde tecelli ettiği aynadır. O, bir yönüyle Hakk’a, diğer yönüyle halka dönüktür. Hakk’tan aldığı hakikati halka ulaştırır; halkı da kemale ve Hakk’a yöneltir. Bu bakımdan insan-ı kâmil, gayb ile şehadet, birlik ile çokluk ve Hak ile halk arasında câmi‘ bir berzahtır.

Beşinci hazretin diğer dört hazreti kuşatması ile bir sonraki yazımızın konusu olacak olan Esfâr-ı Arbaa (Dört yolculuk) arasında yakın bir ilişki vardır. İnsan, gerçekleştirdiği dört yolculuğu boyunca kendi varlığında bulunan maddî, misalî, aklî ve ruhî mertebeleri aşamalı biçimde tanır ve kemale ulaştırır. Yolculuğun başlangıcında potansiyel olarak câmi‘ bir varlık iken, seferlerin tamamlanmasıyla bu kuşatıcılığı fiilen gerçekleştirir. Bu anlamda insan-ı kâmil, yalnızca hakikate ulaşan değil; hakikati kendi varlığında gerçekleştirdikten sonra yaratılmışların arasına dönerek onların kemaline hizmet eden insandır.

Dinî yaklaşımın temel kaynakları olan Kur’an, hadis ve ulemanın metinlerinde yüce Allah’ın varlıkları yaratmasıyla ilgili olarak halk, ibdâ‘, ber’, zer‘, fatr, sun‘, inşâ, ihdâs, îcâd, tasvîr, tekvîn, ihtirâ‘ ve ca‘l gibi kavramlar kullanılmaktadır. Bu metinlerde doğrudan “yoktan var etme” terkibi kullanılmamakla birlikte bazı âlimler, söz konusu kavramların bir kısmının Allah’a nispet edildiğinde yoktan var etme anlamına geldiğini ifade etmişlerdir.

Bu yaklaşıma göre insanın cisimsel varlığı topraktan yaratılmış ve içine ilâhî ruhtan üflenmiştir. Kendisine ve doğaya hükmetme potansiyeli verilen insanın emrine yeryüzündeki varlıklar âmâde kılınmış ve insan, yeryüzünün halifesi olarak görevlendirilmiştir.

Dinî yaklaşım bir bütün olarak değerlendirildiğinde onun yaratılış anlatısının; kelâmın “ihdâs etme”, felsefenin “mutlak imkândan varlık sahasına çıkarma” ve irfanın “taayyün ettirerek gaybdan zâhire çıkarma” şeklindeki anlatımlarıyla çelişmediği görülmektedir.

Molla Abdurrahman Câmî, Heft Evreng adlı Farsça eserinin “Silsiletü’z-Zeheb” bölümünde, insanı şöyle tanımlar:

حد انسان به مذهب عامه    حیوانی است مستوی القامة 

پهن ناخن برهنه جلد ز مو    با دو پا ره سپر به برزن و کوه 

هر که را بنگرند که این سان است    می برندش گمان که انسان است 

آدمی چیست؟ برزخی جامع    صورت خلق و حق در او واقع 

مشتمل بر رقایق ملکوت    متصل با حقایق جبروت 

ظاهرش خشک لب به ساحل فرق    باطنش در محیط وحدت غرق 

Avama göre tarif-i insan 

Dik ve düz boylu bir hayvan 

Geniş tırnaklı, tüysüz olan  

İki ayağıyla ova ve dağda yayılan 

Bu nitelikte kimi görseler 

Sanıyla ona insan demekteler 

İnsan nedir? Bir berzah-i cami’ 

Halk ve Hak’ın sureti onda vaki’  

Melekûtün rakikalarını taşır 

Ceberûtun hakikatlerine muttasıl 

Zahiri, ayrılık sahilinde kurumuş dudak 

Batını, vahdet ummanına olmuş gark! 

Ortaöğrenimini tamamladıktan sonra geleneksel medrese eğitimi aldı ve klasik medrese ilimlerini tedris etti. 2009-2023 yılları arasında İran'da İslam felsefesi alanında lisans, yüksek lisans ve doktora yaptı. Şu an aktif öğretmenlik ile beraber Yalova Üniversitesinde ikinci doktorasını yapmaktadır.