Paylaş

Kıyasıya hissettiğim bu kelimedir son dönemlerde: “Üslup”

Bundan önceki yazdığım web sitelerini düşünürsem eğer, Düşün ve Kalk 4. site. Öyle kallavi bir yazar değilim tabi. Sözleri haber olan, hikayeleri kayda değer görülen, öykülerine gözyaşı akıtılan değilim. Galiba olamam da. Bu olamama durumunu önce bir izah edeyim. İnsanlar hep en iyi olmanı ister; ancak iyilikten kasıt meşhurluğundur. Bilindiğin kadar iyisindir. Tıklandığın kadar ya da takipçin kadar iyisindir. E tabi, çağımız da bunu gerektiriyor.

Yazı yazmaya çalıştığım (Bu cümleyi de böyle kullandıkça öz güvenin eksik sanıyorlar, sonra zaten olamıyorsun) ilk günden beri kullanmaya çalıştığım bir lisan var. İlk zamanlarım daha acemice hatta daha bilgiç, belki daha keskin ifadelerle dolu ama hiç hakaret içermedi. Bana yanlış gelen, yanlış olarak değerlendirdiğim konuyu izah ederken bile nezaket retorikli cümleler kurdum. Klasik fıkha göre asansör ve halvet kelimelerinin geçtiği cümleleri beyan eden adamı eleştirirken de, modernist yaklaşımları ile öne çıkan seküler tebayı beğenmediğimi söylerken de… Mesela günlük siyasete hiç girmedim. Hele hele de o günlük siyasetin pis ağzını, bırakın yazıma evime dahi sokmadım. Hatta bana en makul dil gibi gelen hikaye ve öykü diline meyletmeye başladım. Anadolu ağzı ile “suya sabuna dokunmadan yaşamak gibi bir şey bu” diyebilirsiniz, buyurun deyin; ancak tam olarak öyle demek değil, “Suyunuz da sabununuz da sizin olsun” demek oluyor bu.

Öyle lanetli bir çağa denk geldik ki eskiden toplu yaşamayı güç kabul eden insanlık şimdi saldırı gücü olarak lisanını, sosyal medya gücünü, medyasını kullanıyor. Bunu da nereden mi çıkarıyorum? Yahu sosyal medya üzerindeki video ya da paylaşım erişimlerine bakın. En çok izlenen ya da beğenilenler bomboş işlerin tezahürü, ikinci de saldırgan içerikler. Mesela Düşün ve Kalk’ın instagram hesabındaki paylaşımlara bakın. 200-300 ortalama beğeni gelirken bir “Cübbeli” videosu paylaşın bakın neler oluyor. Erişim yetmiyor üzerine yorumlara bakın, hatta mesajlara gelenlere bakın. Hâl böyle olunca sizin saldırgan olmayan, hakaret içermeyen içerikleriniz kâr etmiyor. Yani insanları doyurmuyor. Bir tarafınız da olmuyor. Hep daha sekine bir hayatı önemseyen bizler bu hayatın debdebesinde savruluyoruz.

Bir sayfada editörken, yazılarını çok beğendiğim üç yazar arkadaşımı, lafa gelince bizim mahalle diyebileceğimiz dergilere, yeni web köşelerine gönderdim. Hem de ne gönderme, ısrarcıyım yani. Bizim mahallenin dava timsali narsist kişilikleri kendi çıktıkları rezidansların tepelerinden Üsküdar’a bakarak mimari edebiyatı yapmaktan, 90’lı yıllarda çektiklerini konuşmaktan e-mail kutularına düşen iletileri göremediler.

Ama daha sert olmak gerekiyormuş. Sık sık eleştirmek, küfür etmek, kullandığı kelimeye kendince mana verip “habis o demek değil, bu demek” denilmesi gerekiyormuş. Bütün bunları yazmak da benim üslubuma uyan bir tarz değil ama artık yetti noktasına gelmişti. Her gün bir yerlerde birilerine laf atan, ona adamlık satan, buna din satan… Abi bitmedi gitti ya! En son da sıklıkla takip ettiğim, hikayeci dilini daha çok sevdiğim, aktif Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan’ın; yine Yeni Şafak eski yazarı Mustafa İslamoğlu’na habis demesi üzere davalık olunması… Öyle komik geliyorsunuz ki, hele hakaret içerikli o cümleleri gördüğümde. Çok şükür bizim mahalle için dışarıdan bir taarruza gerek yok. Biz fazla üreyince kendini yok eden bir türüz. Hoş gerçi şimdi Mustafa hoca duysa bunları “Ben sizin mahallenizden değilim” der. İsmail Abi de sigarasından bir fırt çekip “Bak kardeşim bizim mahalle ne zaman kaybetti biliyor musun?” diyerek konuya başlar. Neyse yahu! Çok uzamadan, bir avukatım var sağ olsun adli olaylarımla hep o ilgilenir. Bir dönem çok sık oluyordu şimdi sakin olsa da. Hazır avukatım da varken ben de bu üslubu eleştireceğim. Ha sizler gibi hakaret içerikli ya da hararetli cümleler kurmayacağım; ama cevap vermeye çalışacağım. Hem ne dersiniz, belki benden de davacı falan olursunuz, bu manada popülerliğim artar.

Vesselam.

Yazar, çayı sever, evli ve bir kız babası.

Yorum yap