“Her doğan çocuk, mutlaka İslam fıtratı üzere doğar. Ancak anasıyla babası onu Yahudi veya Hristiyan ya da Mecusi yaparlar.” (Buharî; Müslim; Ebû Davud; İmam Malik Muvatta; Ahmed bin Hanbel)

Hadisin geçtiği kaynakları uzun bir şekilde vermemin maksadı, ne kadar sahih bir kaynağa ve isnada sahip olduğunu göstermek için değil aslında. Ne kadar meşhur ve bilinen bir rivayet olduğunu göstermek içindi. Bu tarz çok bilinen hadislere atıflar da çok fazla olur. Bu hadis, fıtrat, kader, irade, anne-baba sorumluluğu, eğitimin önemi, çocuk yetiştirmeye verilmesi gereken ehemmiyet gibi konularda defalarca işlenmiştir. Eminim ki kimisi ufuk açıcı ve doyurucu da olmuştur. Ancak ben, konuyu farklı bir açıdan değerlendirmek ve kaçtığımız bir alanı gündeme getirmek istiyorum.

Çok iyi bir okuyucu olamadım ne yazık ki. Eksikliğini hep yaşamış ve hissetmişimdir. Bundan olsa gerek kitaplarla dolu rafları gördüğümde kalbimin daha hızlı attığını hissederdim. Şekerci dükkânına giren çocuk misali kitabevlerinde hiçbir şey almadan sadece rafları izleyip zaman geçirdiğim çok olmuştur. Dedeme ait kitaplıkta bulunan kalın ve büyük ciltli Arapça kitapların etkisi ile olsa gerek, hayranlığım İslami eserlerin bulunduğu raflarda doruğa ulaşırdı. Yüzlerce ve binlerce eser. Allahım, bunları yazabilmek için nasıl bir ömür geçirmiş olmak gerek? Bazen sadece bir eser 30 cilt olabiliyordu. Sadece tek eseri. Hayran kalmamak mümkün mü?

Akaid, tefsir, hadis, kelam, siyer, tarih, fıkıh… gibi İslami İlimler alanında yazılmış binlerce eser. Bir medeniyetten miras kalmış kelimelerdir bu eserler.
Günümüzdeki “İslami” cemaat, vakıf ve gruplar bu eserler üzerine bina edilmiş aslında. Hatta bu alana aşina olan birisi hangi eserlerin ve âlimlerin/yazarların hangi gruba, cemaate yakın ve ait olduğunu bilir/söyler.

Tefsir sohbetleri, Kur’an halkaları, Siyer sohbetleri, tasavvufi irfan sohbetleri, Hadis ve Fıkıh dersleri gibi ortamlara gitmiş olan her kardeşimiz bu eşsiz eserler ile tanışma fırsatı bulmuştur. Özellikle gençlik ile ilgili çalışmalarda bu sohbetler önemli yer tutar. Hatta diyebilirim ki, sohbet ve birlikteliğin verimli olabilmesi için gençlerin bu eserler ile tanışmaları ve bunları okumaya başlamaları gerekir. Bir genç için okumak çok ama çok önemlidir…

Peki, farkında mısınız, bu eser ve külliyatımızın hemen hepsi yetişkinlere ve belki gençlere yöneliktir. Hatta iyi bir birikimi yoksa, çoğu eseri de anlayamaz zaten. Son birkaç yıldır farkında olduğum ve aslında şok olduğum hakikat şu ki, hayran hayran izlediğim eserlerin hepsi ilim sahibi olduktan sonra okuyabileceğiniz; bir kısmı ise ilim sahibi olmak için okuyabileceğiniz eserler.
İslami diyebileceğim (en azından Müslümanca hassasiyet gösteren) yayınevleri ve grupların hedef kitlesi yetişkinler ve gençlerdir. Basılan kitaplar, yapılan sohbetler, seminerler, eğitim çalışmaları, ilmi yayınlar ve harcanan enerji hep onlar için. Hepsi belli bir olgunluğa gelmiş kitleyi hedef olarak seçiyor ve aslında hazıra konmaya çalışıyor. Kolay olanı tercih ediyorlar.

Bilmem kaç yüz yıldır, bütün işimiz konuşmak, hitap etmek ve kelimeleri kullanmak oldu. Peki bunda ne sorun var ki?
İster girişteki hadise bakalım, ister zamanımızın pedagoji alanına bakalım; insan dediğimiz -şahsiyet dediğimiz-kişilik dediğimiz şey 15-16 yaşında oluşmaya başlamıyor. 0-6 yaş arasında neredeyse tamamlanıyor. Yani okul öncesi dönemde olan oluyor.
Değerler sistemi, bilinçaltı, bilinç alanı, hayata vereceği anlam, insanlar ile kuracağı iletişim ve insana-hayata dair algı bu okul öncesi ve ilkokul döneminde neredeyse tamamlanıyor.

Ben naçizane şöyle inanıyorum: Hangi kesim olursa olsun, ciddiyetini ve dürüstlüğünü bu yaş dönemi nesille ilgili yatırımına-faaliyetine bakarak ölçüyorum.
İslami olduğunu iddia eden yayınevleri, alimler, yazarlar, kanaat önderleri, cemaat ve grup liderleri bu alandaki reel faaliyetlerine baksınlar bakalım….

Medeniyetlerin ve devletlerin çocuklar ile ilgili projeleri ve faaliyetleri, bize ciddiyetleri hakkında fikir verir. Eğitim ve kültür faaliyetlerinde çocuklar ile ilgili ayrılan kaynakların oranı, imkânlara ulaşılabilirliğin rahatlığı, mantalitemiz hakkında fikir verir.

Öyle düşünüyorum ki, yatırımın daha çok gençlere yapılıyor olması, faaliyetlerde gençliğin öncelenmesi “Güvenlik Odaklı” bir anlayıştan kaynaklanıyor. Gençlik enerjisinin kolaylıkla tehdite dönüşebilmesi ve yıkıcı anlamda kullanılabilir olması devlet ve kitlenin dikkatini oraya zorluyor/çekiyor.

Kütüphaneler, konferanslar, dini organizasyon ve bilinçlendirme faaliyetleri daha çok gençler ve yetişkinlere dönüktür.

En basitinden çevrenize bakın bakalım, okul öncesi ve ilkokul çocuğuna yönelik kaç tane çocuk kütüphanesi vardır?

Belediyelerin anne ve çocuklara yönelik eğitim ve bilinçlenme organizasyonlarına ayırdıkları kaynak ile bahar konserlerine ayırdıkları kaynak arasında ne kadar fark vardır.
Çalışan anne ve babalardan, modern zamanın özelliğinden dolayı, aile içi eğitimden mahrum kalmış günümüz çocuk neslinin eğitimi ile ilgili sorun, “modern” zaman Müslüman aklına bile yer etmiş ve çözüm üretilmemiş. Adı sanı bilinen neredeyse tüm hoca ve fikir sahiplerinin ele aldığı ve anlattığı konular, çıkardıkları kitaplar ve yaygın eğitim faaliyetleri gençler ve yetişkinlere yöneliktir.
Bu da şu anlama geliyor: 15 yıldır başka bir anlayış ve dünya tarafından şekillenmiş bir kitleye talip oluyoruz. Kişiliği, karakteri, anlam dünyası, algı ve fikir dünyası başkaları tarafından şekillenmiş kişilere sıfırdan hitap etmeye çalışıyoruz.

Neden mi?
Çünkü yüzyıllardır İslam toplumu “eylem” değil “söylem” ; “fiil” değil “söz-kelime-edebiyat” medeniyeti oldu.
Sanırım bu daha kolay ve duyurucu.

Kasım Kurt

1981 Erzurum İli Karayazı İlçesi doğumluyum. Lise öğretmenimin tabiri ile "Türkiye'nin Çatısı" gibi yüksek rakımlı bir yer olduğu için ömrüm üşümekle geçti. Ondan mıdır bilmem Liseyi bitirdikten sonra Üniversiteyi Adana-Çukurova Üniversitesinde PDR Bölümünde okudum. Öğretmenliğimin bu yıllarını da Bursa Orhangazi'nin sıcağında geçirmekteyim. Evli bir çocuk babasıyım.

Yorum yap