İslam tam anlamıyla bir tevhit dinidir.
Merkeze Allah’ı, O’nun vahyini ve vahyinin yeryüzündeki tebliğcisi olan Peygamber’i alarak tevhidi hem amaç hem de yöntem edinen bir dindir. Maddi ve manevi yaşama; daha doğrusu yaşamı ilgilendiren her alana nüfuz etme gayesini taşıması da bundandır.
Bin yıldan fazla süredir bu toprakları etkileyen İslam/Din;
İman ve ameli birleştirmiştir.
Dünya ve ahireti birleştirmiştir.
Bireyi ve toplumu birleştirmiştir.
Yeri ve göğü birleştirmiştir.
Geçmişi, şu anı ve geleceği de birleştirmiştir.
Varlık tasavvuru açısından Allah-Melekler-İblis-Hz. Âdem-Peygamberler Zinciri-Kâbe-Kıyamet-Mizan-Cennet ve Cehennem üzerinden tarihsel birliği sağlamıştır.
İman sayesinde mahrem/bireysel sahayı ve yasa/Nas sayesinde görünür/toplumsal sahayı bir merkezde birleştirmiştir. Çünkü imanın da yasanın da kaynağı aynı merkez idi. Allah (c.c.) yerin ve göğün, karanlığın ve aydınlığın Rabbidir. Afakta ve Enfüste ayetlerini kullarına göstermiştir/gösterecektir. Alemlerin Rabbi ve din gününün Malik’idir.
Son birkaç yüzyıl öncesine kadar İslam coğrafyasında hüküm sürmüş olan farklı topluluklar, yaşadıkları sorunlarla ilgili farklı farklı çözümler üretmiş ve hatta bazen ürettikleri bu çözümler İslam’ın temel hükümlerine aykırı bile olabilmiştir. Ve fakat çoklu kişilik bozukluğunu andıracak bir durum ile karşı karşıya kalmamışlardı. Bireyde, ailede, sosyal alanda, devlette sapmalar olsa da kendilerini ve organizasyonlarını İslam ile ve onun hükümleri ile açıklamaya çalışırlardı.
Vahye dayanan zihin, safları hak-batıl, karanlık-aydınlık diye ayırmıştı.
Batıda meydana gelen gelişmelerle birlikte Müslüman zihin bunu artık günümüzde de bilindik tabir ile doğu ve batı olarak ayırdı.
Müslüman düşünürler kimi zaman bunu/batıyı önü alınamayacak, her şeyi önüne katıp götürecek bir sel ile de betimlediler.
Öyle ya da böyle, ondan ya da bundan dolayı olsun şu an içinde bulunduğumuz dünyada bu hayat tarzını yaşıyoruz.
Fakat vardığım sonuç şu ki tam anlamıyla parçalanmış bir dünyada yaşıyoruz.
İman ve amel arasında parçalandık.
Dünya ve ahiret arasında,
Akıl ve duygu arasında,
Birey ve toplum arasında,
Geçmiş ve şimdi arasında,
Şimdi ve gelecek arasında parçalandık.
Farkında olmadığımız ya da kabul etmek istemediğimiz için bu parçalanmışlık nedeniyle derinlemesine sorunlar yaşıyoruz. Bu alanlardaki en önemli sorun süreç veya sistemlerimizdeki tasarım sorunumuzdur.
Devlet tasarımımızı neye göre yapacağız? Hangi referansları tercih edeceğiz?
Kurumsal tasarımlarımız neye göre olacak?
Sosyal tasarımımız…
Bireysel ölçekteki tasarımlar…
Kültür ve değer alanı ile yasa ve kanun arasındaki dengeye ait tasarım…
Yaşadığımız coğrafyalarda bunların hepsi parçalanmış durumda.
Makro ve mikro alanda birbiri ile irtibatlı olan alanlardan birinde batıya ait bir tasarımı tercih ederken; başka bir alanda Osmanlıya ait bir tasarım tarzını, yine onunla ilgili bir alanda ilk dönem İslam Medeniyetine ait bir tasarımı, yine onlarla ilgili başka bir alanda ise İslamiyet öncesi tarih ve kültürümüz ile ilgili bir tasarımı kullanıyoruz. Daha doğrusu kullanmaya çalışıyoruz. Bu alanlar arasında uyum, irtibat, işbirliği, bağlantı işin doğası gereği ortaya çıkmıyor.
Sorun eğitim olduğunda gündeme gelen çözümler tarihsel ideolojik saflaşmalar olmaktadır. Sosyolojik zemini kalmamış tarihsel çözümler yapbozun tek parçası olarak reçeteye yazılmaktadır. Laik modern eğitim modelini uygulayalım, köy enstitülerini kuralım, mecburi eğitimi sonlandıralım, medrese sistemini getirelim gibi yapısal teklifler havada uçmaktadır.
Bu ve benzeri derin sorunlarda tasarıma dair en önemli sıkıntı kurumlar arası tutarsızlıklar, yapısal değişiklik ile içerik belirlenmesi arasındaki uyumsuzluk olmaktadır. İlgili alanlardaki tasarım ile sosyolojik vakıa ve hedeflerde de uyum bulunmamaktadır.
Sosyolojik hayal Avrupa ve ABD tarzı refah ve özgürlük, sosyal taban Doğu-Batı melezi, merkezi yönetim hedefi Osmanlı tipi veya Rusya tipi merkezi ve güçlü yönetim vb…. bunun doğuracağı sonuç da iç çatışma ve yerinde debelenme olacaktır…
Adaletin sağlanabilmesi için Hz Ömer’in gelmesinin yeterli olmayacağı gibi güçlü ve müreffeh bir devlet olmak için Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman’ın başa geçmesi de yeterli olmayacaktır.
İslam kendi sosyolojisini inşa ederken ve ayarlamalar yaparken temel taşlarını bireysel alanda iman ve teslimiyet, sosyal alanda şeriat (nas/yasa), cinsiyet olarak erkek ve kadın ayırımını, yapı taşı olarak aileyi tercih etti. Örfü de göz ardı etmedi. Hatta örften her alanda istifade etti.
Fakat günümüzde iman dahil teslimiyet anlayışında, cinsiyet rollerinde, yasa ve kanun alanında, aile yapısında, sosyal yapı ve normlarda çok köklü değişiklikler meydana geldi. Ve en önemlisi bu değişiklikler kabul gördü, kanıksandı, norm (normal) haline geldi.
Dolayısı ile kısa vadeli hedefler ve gündelik reaksiyonlar baz alınarak yapılan tasarımlar kriz haline gelmektedir. Çözüm olarak parçacı ve idealize edilmiş tasarımlar kullanmaktayız.
Zihinsel anlamda yaşadığımız en önemli sorun bir şeyin ne’liğini tartışma becerisine sahip değiliz; olamadık.
Adalet nedir, hak nedir, hukuk nedir, doğru-yanlış nedir?… bunların kendisini tartışmak yerine bunları ideolojik ve tarihsel referanslar ile konumlandırma yöntemini kullanıyoruz.
Bütün bu sürecin sonu hep safların bölünmesine, kendi içinde sertleşmeye, birliğin zedelenmesine; bireysel ve sosyal alanda parçalanmaya varmaktadır.

Değerli olduğunu düşündüğüm bir tespit ve sonrasında bir çağrı vardı: Bilgililer, ilgilenin; ilgililer, bilgilenin!
İnsan eseri bir makineyi dahi tamir etmek…Bir bilgi birikimini gerektirirken… Dünyayı tamir etmek…Dünyayı tamir etmeye kalkmak, aceleye getirilmemeli bence. Kaldıramayacağımız yükün altına girmemeliyiz. Önce Allah’ın yüklediği ve kaldırmamızı talep ettiği yükleri kaldırmalıyız.
Bizden öncekilerin aldığı mesafeye de saygı duymalı, devlerin omuzlarında yükselmeliyiz. Bizden öncekilerden faydalanıyor muyuz?
Nerede kalınmış , diye bakmak tavsiye ediliyor , ”ne yapayım” demek değil ilk etapta.
Kaybolmak …Korkulacak, şaşırılacak bir şey değildir bence. ”Hidayet” kavramı bu kadar anlamlı ise birilerinin gerçekten” kaybolma hissi” yaşayacağı öngörülmüştür.
Katkınız için teşekkür ederiz. Yorumlarınızdan sanki yazı deneyimleriniz var gibi anlıyorum. Yanılıyor muyum
Ben tesekkur ederim.
Kendimi anlamak icin duzensiz olarak kendime yazıyorum ve cogunlukla yirtip atiyorum.Sorun analizi,gunluk vb…Yırtıp atma konusunu onemsiyorum cunku ancak o zaman rahatlikla daha derine inebiliyorsunuz .Ozel hayatin gizliligi hakkı…Bos yere cikmis degil bence…
Yayinlanmis yazım bulunmuyor bir kaç mesleki kose yazısı dısında.
Yani ne yanılıyorsunuz ne de yanılmıyorsunuz,henüz kesfedilmemis olabilirim:))