Paylaş

Çatışmalar, bir birine doğru yuvarlanan iki bilyenin çarpışmasına benzer. İlk çarpışma anı daha serttir ve savrulma/zıt yönlere doğru gitme daha fazladır. Ancak belli bir süre sonra yakınlaşma ve denge oluşmaya başlar. Bence bu nedenle günümüzde akıl ve nakil arasındaki gerginlik azalmış durumdadır.

İslam dünyasında da, akıl ile nakil arasındaki gerginliğin ve akılcılığı temsil eden tarafların uç fikirler serdetmelerinin bir nedeni de buydu bence. Çünkü İslam dünyasının sahip olduğu mantık ve bu mantığı nakil ile açıklamaları da diğer uçta yer almaktaydı.

İslam’ın doğduğu coğrafyanın düşünme mantığının ve bilincinin iyi analiz edilmesi gerekir. Bu bilinç ve düşünme şekli iyi anlaşılmazsa, dini ve dünyayı yorumlama şekillerinin mantığı da çözülemez diye düşünüyorum.

Konu, üstün ve değerli olma mantığı açısından ele alınırsa su sonuçlara varılır:
O coğrafyada üstün ve değerli olanın kaynağı DIŞARIDAdır. Bir şeyin değerli ve üstün olabilmesi “Dışarı” diye kast ettiğim o şeye referans verilebilmesi gerekmektedir.

Bu referanslara bazı örnekler verirsek:
• İnsan değerli oluşunu Tanrıdan alır.
• Bilgi de değerini Tanrıya veya değerli görülen kişiye uzanan bir zincirden alır.
• Sosyal anlamda değerinizi soydan alırsınız.
• Güç ve değer statüye, aileye, maddi güce dayanır.
• Tartışma ve onay, verilen referans üzerinden yapılır. Referansınız kabul gören bir şeyse o zaman siz haklı olursunuz.

Bu coğrafyanın sahip olduğu mantalitenin yansımasını İslam toplumunun ilk zamanlarından itibaren gördük ve bu mantalite aslında kabul de gördü.
• Yasa ve kanunda referans Nas’tır. Nas varsa ve sahih/sabitse kanun olması ve uygulanması için yeterli sebeptir.
• Delil olarak kabul görmesi için nassa veya Peygambere dayanan bir referans zinciri kurulmalıdır.
• Halife seçiminde, bir tane referans “Kureyşli Olmak” olarak ileri sürülmüştü.
• İlk dönem ilmi tartışmalarda referans, dinin ilk kaynağına (Ayet-hadis) yapılırdı. Sonraki dönemlerde referans, aracı kişi ve kurumlara (Mezhep imamı vb) yapıldı. Burada değişmeyen asıl şey referansın, bilginin kendisi dışında yine “dış” bir etkene yapılmasıdır.

Bu coğrafyanın ve daha sonra İslam dünyasının bu “referans verme mantığı” dini ilimler haricinde yaşamın hemen her alanına teşmil edildi.

Üstün ve değerli olmanın sebebi üstün ve değerli olana dayanmak, benzemektir.

Tanrı Yücedir/Dini de yücedir/ Peygamberi de yücedir. Yücelmek için dine dayanmak gerekir. Dinin pratiği olan o ilk asırlara-kişilere dayanmak/benzemek gerekir.

Önerme şu şekilde formüle edildi: İlk asırlar Dine/Allaha dayandıkları için üstün oldular. Allah onları ihlasları ve samimiyetleri nedeni ile yüceltti ve diğer halklara üstün kıldı.
Bizler de üstün olmak istiyorsak, ilk İslam toplumuna, Allah’ın sahih Dinine dayanmak zorundayız.

Bütün coğrafyaların, kültürlerin, gelişmişlik sevilerinin birbirine denk olduğu dönemlerde bu önerme gerçek yaşamda karşılık buldu. Gerçekten de inançlarına samimi bir şekilde sarıldıkları ve birlikteliklerini sağladıkları zaman üstün de oluyorlardı.

Kendi inançlarına, güçlerine odaklanan İslam Coğrafyası kendileri dışındaki dünyada meydana gelen değişimlere ve bir anlamda gelişmelere bigâne kaldılar. Meydana gelen değişim ile yüz yüze geldiklerinde de iş işten geçmişti.

Bahsi geçen mantığa ve referans sistemine sahip olan İslam toplumu, farklı kültür ve akımlarla karşılaştıkça direncini, içe kapanmasını ve köklerine sarılma refleksini arttırdı.
Burada asıl sorun ve dikkat edilmesi gereken asıl konu şudur: İslam’ın doğduğu coğrafya, düşünmesini ve değer algısını referans verme üzerine kurmuştu. (Referansları: Kabile-Güç-Para-Atalar vb) İslam ile tanıştıktan sonra sadece referansın içeriği değişti. Referans gösterme mantıkları değişmedi.

O nedenle meydana gelen değişimlere, farklılıklara, yeniliklere karşı hep aynı savunma mekanizmasını kullandılar. Bunu sadece dini alanda da yapmadılar. Yaşamın her alanında bu tavrı gösterdiler. Hatta işi biraz daha ileriye taşıdılar ve yaşamın diğer alanlarında değişmemenin gerekçelerini din olarak gösterdiler. (Emevi döneminde yönetimlerini ve icraatlarını kader ile açıklama gibi)

Batı dünyasında ise tamamen faklı bir mantık gelişti:
Üstünlüğün, gücün, değerin kaynağı dışarıda bulunacak referanslar değildir. Referans kişinin kendisi olmuştur.
• İnsan, insan olduğu için değerlidir. Değerli olarak kabul edilmesi için bir şeye dayanması gerekmez.
• İnsan aklı, yetkindir. Bir şeydeki iyiyi, doğruyu, yanlışı, hatayı görebilir. Kendisi dışında bir referansa dayanması gerekmez. Aklın vardığı bir sonuç, daha önceki bir şey ile çelişir ve çatışırsa aklın vardığı sonuç kabul edilir.
• Tartışmayı, kişiye ya da kaynağa dayandırma ihtiyacı hissetmeden bilgi/ilkeler düzeyinde yapabiliriz.
• Yaşamı, akıl vasıtası ile organize edebiliriz. Bu organizasyonda temelleri, ilkeleri belirlemek için geçmişe, kişilere dayanmak zorunda değiliz.
• Varlığa, doğaya, insana önceden belirlenmiş bir “amaç” yüklemek zorunda değiliz.
• Herhangi bir şeyi devam ettirmek veya vazgeçmek için bir mecburiyetimiz yoktur. İnisiyatif kullanma ile ilgili bir kısıtlılığımız da yoktur.

Batı mantalitesindeki bu köklü değişim, insana-topluma ve doğaya farklı bir perspektifte yaklaşmalarına neden oldu. “Kısıtlama ve mecburiyetler yoksa değişip değişmeme kararı bize aittir” dendi.

Yaşamı organize eden bu mantığa sahip olan batı dünyası malum sebeplerle değişti ve özellikle teknik anlamda gelişti. Düşünsel çeşitlilik ile birlikte sorun çözme repertuvarları da genişledi. Bunun sonucu, tabi ki diğer coğrafyalara üstünlük kurmaları oldu.

İslam dünyasında, batıdaki gelişmeler ile ilgili bazı çözümlemeler yapıldı:
• Dini bıraktıkları için geliştiler.
• Dinde reform yaptıkları ve dini algıyı değiştirdikleri için geliştiler.

Her iki yaklaşımın da hatalı olduğunu düşünüyorum. Batı dünyası, “düşünmeyi ve algıyı yeni baştan tasarladı”. Düşünme ve akletme konusunda yapılan bu yeni tasarım, her şeyi daha farklı değerlendirmelerine neden oldu. Bu yeni tasarım, dine ve maddi varlığa daha farklı yaklaşmalarına da kapı açtı. Artık dinin ne’liği ile ilgilenmek yerine maddi âlemi-varlığı-dünyayı yeniden organize edebilmenin yollarını buldular.

Bu organizasyon yeteneği sayesinde değişim-dönüşüm-gelişim sağlandı. Dolayısı ile saçma sapan bir dini inanca sahip olsalar bile bu durum, maddi dünyayı yönetme yeteneklerine etki etmedi. Ve sonuç olarak kendi içlerinde dini, inancı hedef tahtasına koyma ihtiyacı hissetmediler; çünkü ilk baştaki çatışma ve çarpışma gerginliği azalmıştı.

İslam dünyası ise dünyaya, olaylara, değişimlere, gelişmeye, güçlenmeye, üstün olmaya dair mantalitesini değiştirmedi.

Hâkim ve dillendirilen görüş şu idi: Dine sarılma nedeni ile ve Allah’ın yardımı sayesinde güçlendik. Müslümanların galibiyeti ve yayılmasının arka planında dinleri vardı. Üstünlük dinden kaynaklanmaktaydı. (Aslında bu bir nevi tevazu ve güzel olan şeyleri Allah ile açıklama çabası ve edebinden de kaynaklanmaktadır.)

Güçlenme ve dünya üzerinde yayılma/egemen olmanın maddi temelleri ile ilgili analizler ya yapılmadı ya da ihmal edildi. Dolayısı ile zaferin ve galibiyetin/üstünlüğün açıklaması Allah ile yapılırsa mağlubiyetin ve gerilemenin açıklaması ne ile yapılacak? (Büyük ihtimalle samimiyetsizlik, ihlasın düşmesi vb.)

Batılı kesim bu mantık hatasını kendisi için propaganda malzemesi haline getirdi. “Dine sarılmaya devam ettiğiniz için gelişemiyorsunuz” dendi. İslam dünyasında bu propagandalara göğüs germeye çalışan ve daha çok “akılcı” diyebileceğimiz kesim de benzer bir yargıya vardı. Onlara göre de dini yorumlama tarzımız ve din algımız gelişmenin önündeki en önemli engeldir. Dolayısı ile dini ve dini algıyı yeniden yorumlayabilirsek bu sorunu çözebiliriz.

Hâlbuki yaşamın akıl ile organize edilmesi ve yönetilmesi ile dinin akıl ile yeniden yorumlanmasını birbirinden ayırmak gerekir. Dini tamamen aklileştirseniz ve hatta tamamen dinden sıyrılsanız bile, maddi dünyaya şekil vermenin mantığını çözememişseniz gelişme ve değişmeyi sağlayamazsınız.

İki sorunun cevaplanmasının önemli olduğunu düşünüyorum:
(Kendi çağınızın realitesi gereği) Zamanında güçlenip yayıldığınız için mi dininiz rağbet gördü ve üstünlüğünüz kabul edildi yoksa dine sarıldığınız ve dininiz de üstün görüldüğü için mi siz de üstün olarak algılandınız?
Yaşamın akıl ve maddi ilkeler vasıtasıyla yorumlanması ile dinin akıl ile yeniden yorumlanması aynı sonuçları verecek mi? Dini algınızı ve yorumunu baştan aşağı değiştirmeniz maddi dünyanıza (ekonomi, siyaset, teknoloji, sosyal olaylar vb.) bir etkide ve ilerlemeye neden olur mu?

"Çay, dinlemek ve yazmak olmazsa kendimi kötü hissederim" diye düşünen biri olmak gibi bir serüveni olan biri

Yorum yap