بِسْمِ اللّٰهِ مَجْرِيهَا وَمُرْسَاهَا[1]

Bu âyet-i kerîmenin bereketiyle, Düşün ve Kalk sitesi için kaleme alınan bu ilk yazının konusu, bu çağrının yegâne muhatabı olan insan olacaktır. Zira düşünmek, düşündüğünü eyleme dönüştürmek, hakikati aramak ve bulduğu hakikate göre ayağa kalkmak yalnızca insana mahsus bir ayrıcalıktır. Bu sebeple insanı tanımak ve anlamak, yalnızca bir antropoloji meselesi değil; aynı zamanda bir varlık, bilgi ve hakikat meselesidir.

Düşünmekle başlayan yolculuk, hakikati bulmakla derinleşir; hakikate göre ayağa kalkmakla kemâle erer. İşte “insan”, tam da bu yürüyüşün adıdır. İnsan, yaşayan, yaşadığını bilen, bildiğini sorgulayan, sorguladığını anlamlandıran ve nihayet anlamlandırıp inandığı doğrular uğruna harekete geçebilen varlıktır.

Düşün ve Kalk, tam da bu insanî imkâna hitap etmektedir; çünkü insanı insan yapan, aklı, iradesi, vicdanı ve kemâle doğru yürüyebilme kabiliyetidir. Bu sebeple Düşün ve Kalk çatısı altında ele alınacak ilk mesele, insanın bizatihi kendisi olmalıdır.

Bu yazıda insan; irfanın derûnî tecrübeleri, felsefenin aklî çözümlemeleri, kelâmın iman merkezli yaklaşımı ve dinin vahiy temelli öğretileri çerçevesinde çok kısa bir biçimde incelenecektir. Böylece farklı düşünce geleneklerinin insanın mahiyetine, varlıktaki konumuna ve kemâle uzanan yolculuğuna dair neler söylediği ana hatlarıyla ortaya konulacaktır. Çünkü mikro âlem olan insanı tanımak, aslında makro insan olan âlemi ve nihayet ikisinin de kaynağı olan tek Var’ı tanımaya açılan en büyük kapıdır.

1. İnsan Kavramının Etimolojik Kökeni

Arapça olan insan sözcüğünün kökü ile alakalı farklı görüşler bulunmaktadır. Baskın kanaate göre kelime; alışmak, uyum sağlamak, evcilleşmek, ünsiyet kurmak ve cana yakın olmak anlamlarına gelen el-ins (الإِنس) mastarından türemiştir. Bu yönüyle insan, yabancılık, ürkütücülük ve görünmezlik çağrışımları taşıyan el-cinn (الجِنّ) kelimesinin karşıtıdır.

Buna mukabil bazı âlimler, insan kelimesinin nisyân (النسيان), yani unutmak kökünden geldiğini ileri sürmüşlerdir. Bu görüş, Hz. Âdem’in ilâhî ahdi unutmasına dayandırılan rivayetlerle desteklenmektedir. Her iki yaklaşım da insanın iki temel vasfına işaret eder: Ünsiyet kurabilen toplumsal bir varlık olması ve unutmaya meyyal bir mahiyet taşıması.

Bu etimolojik çerçeve, insanın hem medeniyet kurucu hem de sürekli hatırlamaya muhtaç bir varlık olduğunu göstermektedir.

2. Dinî Yaklaşım

Baskın dini yaklaşıma göre insan, yeryüzünde halife olmak üzere yaratılmıştır. İlk insan Hz. Âdem, ilâhî kudretle doğrudan yaratılmış; ardından ondan eşi yaratılmıştır. İnsanın anne rahmindeki yaratılışı; nutfe, alaka, mudğa, kemik ve et safhalarından geçerek tamamlanır. Bu süreç, ilâhî kudretin eşsiz tecellilerinden biridir.

Yeryüzündeki her şey insanın hizmetine verilmiştir. Akıl, irade ve tercih kabiliyeti sayesinde insan, diğer varlıklardan ayrılır. Belirli bir olgunluğa ulaştığında ilâhî hitaba muhatap olur ve sorumluluk taşımaya başlar.

İnsan hayatı; dünya, ölüm, berzah, haşir, hesap ve ebediyet aşamalarından oluşan uzun bir yolculuktur. İnsan bu yolculukta yaptıklarından sorumlu tutulacaktır; yanlışların cezasını çekecek, doğruların hesabını verecektir.

3. Kelâmî Yaklaşım

Kelâm geleneği, insanın mahiyeti konusunda felsefeyle birçok ortak noktada buluşur. Buna göre insan, ruh ve bedenden meydana gelir; ancak insanın hakikatini belirleyen unsur beden değil, ruhtur. Bununla birlikte kelâm, insanı yalnızca metafizik bir varlık olarak değil, aynı zamanda sorumluluk sahibi bir kul olarak ele alır.

İnsan, kâinatta başıboş bırakılmamış; iman, amel ve ahlâk ile yükümlü kılınmıştır. Akıl, gazap, şehvet ve irade onun temel özellikleridir. Akıl, insanı hakikate, Allah’a ve ahlâka davet ederken; gazap, onu yırtıcılığa; şehvet, onu hazlara yöneltir. İşte bu iki zıt kuvvet arasında bulunan insan, aklı marifetiyle ve irade ve tercih yeteneği sayesinde ahlâkî bir özne hâline gelir.

İnsan, kendi iradesiyle seçim yapmakta hürdür; ancak bu hürriyet, beraberinde sorumluluğu da getirir. Gerçek özgürlük, gazap ve şehvetin esaretinden kurtulup aklın rehberliğine girmektir. Gazap ve şehvet ancak aklın ve vahyin sınırları içerisinde meşruiyet kazanır.

Kelâmî perspektife göre insan, ilâhî fıtrat üzere yaratılmıştır. Onun tabiatında hayra, hakikate ve ahlâkî erdemlere yönelme istidadı vardır. İnsan hayatının temel amacı ise kemâle ulaşmaktır. Bu kemâlin yolu, Allah’ın emirlerine ittiba etmek ve yasaklarından sakınmaktan geçer.

İnsanın dünyada sınırlı, ahirette ise sonsuz bir hayatı vardır. Dünya, ahiretin tarlasıdır; burada ekilenler orada biçilecektir. Dolayısıyla insanın iki cihan saadetine ulaşabilmesi; kendisini terbiye etmesine, Rabbiyle iman ve ibadet ilişkisini kuvvetlendirmesine, toplumunu ıslah etmesine ve yeryüzünü ilâhî emanete uygun şekilde imar etmesine bağlıdır.

4. Felsefî Yaklaşım

Felsefe, insanı anlamaya yönelik sistematik sorular sorar. Bunların başlıcaları şunlardır:

İnsanın bedenden başka bir boyutu var mıdır?

Varsa insanın hakikatini hangisi oluşturur?

Nefsin varlığı nasıl temellendirilir?

Nefs ile beden arasındaki ilişki nedir? Hangisi önce var olmuştur?

İslam filozoflarına göre varlık, zorunlu ve mümkin olmak üzere ikiye ayrılır. Zorunlu varlık Allah’tır. İnsan ise mümkin varlıkların en yetkin türüdür; çünkü alt varlık mertebelerinin bütün kemâllerini kendisinde toplamıştır.

Filozoflar bitkisel, hayvansal ve natıka/insânî olmak üzere üç nefs mertebesinin varlığını ispatlarlar. Bitkisel nefs beslenme, büyüme ve üreme; hayvansal nefs hareket ve tikelleri algılama; insânî nefs ise tümelleri kavrama, düşünme ve özgür seçim yapma yetisine sahiptir.

Onlara göre insan nefsinin teorik ve pratik olmak üzere iki temel aklı/gücü bulunmaktadır. Teorik akıl; heyûlânî, bi’l-meleke, bi’l-fiil ve müstefâd olmak üzere dört mertebede inkişaf eder. Bu mertebelerin en üst derecesi olup insanla bitişik olan müstefâd akıl mertebesinde insan, insandan ayrık olan akl-ı faal ile irtibat kurar.

Filozoflara göre bir şeyin hakikati maddesiyle değil, suretiyledir. İnsan maddesi bakımından maddî beden, sureti bakımından ise mücerret nefstir. Maddî olan beden değişir, bozulur ve yok olur; suret olan nefs ise varlığını sürdürür. Bu anlayışa göre insanı insan yapan beden değil, nefstir. Beden, nefsin, dünyada maddî/somut faaliyetlerini gerçekleştirdiği bir vasıtadan ibarettir.

5. İrfânî Yaklaşım

İrfan, insanı huzurî bilgi[2] ile tanımaya çalışır. Bu yaklaşımda insan, yalnızca biyolojik veya aklî bir varlık değil; ilâhî isim ve sıfatların en mükemmel tecelligâhıdır.

İrfana göre insanın, Allah’ın halifesi olması, ilâhî isimlerin kabiliyet düzeyinde insanda bulunması demektir. Bu nedenle insan, yaratılışın özü, küçük kâinat ve varlık ağacının en son semeresidir. Ve dahi insan özü itibarıyla, Allah’ın tüm isim ve sıfatlarının kendisinde müşahede edildiği tam bir aynadır.

İrfanın hedefi, insanın kendi potansiyelini fiile dönüştürerek insan-ı kâmil mertebesine ulaşmasıdır. Bu çekirdek her insanda mevcuttur. Ancak onun tam zuhuru, Hakikat-i Muhammediye’de gerçekleşmiştir.

İnsan, seyr ü sülûk yolculuğunda fenâ ile bekâ arasında ilerler; nefsin zincirlerinden kurtularak ilâhî yakınlığa erişir. Böylece Allah’ın isim ve sıfatlarının parlak bir aynası hâline gelir. Mevlânâ’nın meşhur ifadeleri bu tekâmül yolculuğunu veciz biçimde özetler: İnsan, cemâdattan nebâta, nebâttan hayvanata, hayvanattan insana ve nihayet melekût ufuklarına yükselen bir yolcudur.

Binaenaleyh;

İnsan; dinin nazarında yeryüzünün halifesi, kelâmın nazarında mükellef bir kul, felsefenin nazarında düşünen bir cevher, irfanın nazarında ilâhî tecellilerin aynasıdır.

Bu farklı yaklaşımlar, gerçekte tek bir hakikatin çeşitli cephelerini aydınlatmaktadır. İnsan, beden ile ruhun, akıl ile kalbin, dünya ile ahiretin kesişim noktasında duran kelimenin tam anlamıyla eşsiz, ara bir varlıktır. Ara varlık olması, onu düşüşe ve yükselişe eşit derecede kabil ve müsait kılar.

Düşün, düşme! Kalk, yüksel!

 


[1]. Hûd/41. Bismillâhi mecrâhâ ve mursâhâ. “O’nun yüzüp akması ve varması Allah’ın adıyladır.”

[2]. Bilgi, huzûrî ve husîlî diye ikiye ayrılır.

Huzûrî bilgi, bilinenin bilen tarafından direkt ve bizatihi yaşaması olup bilenin bilinenle ‘olma’ halidir. Örneğin kişinin kendi öz açlığını, hazzını, aşkını vb. gibi şeyleri bilmesi. Bu bilgi türü kesin, kişisel, aktarılamaz olup epistemolojik değeri en üstün bilgidir. İrfana ve İslam felsefesine (son olarak geldiği yer) göre Allah’ın mevcudata dair ilmi, ilm-i huzûrîdir.

Husûlî bilgi ise bilenin bilineni bir aracı ve vasıta ile bilmesidir. Kişinin duyu organlarıyla elde ettiği bütün bilgiler husûlîdir. Zira mudrik (idrak edici akıl), duyunun mudrek (idrak edilen şey) hakkında kendisine gönderdiği sureti bilir, kendisini bilmez. Bu bilgi her ne kadar insan bilgilerinin çoğunluğunu oluştursa da endirekt ve dolaylı bir bilgi olup epistemolojik değeri düşüktür. Aktarılabilen, genel ve yanılma payı olduğundan kesin bilgi değildir. Müslüman filozofların bazıları husûlî bilgiyi de huzûrî bilgiye dayandırmaya ve böylece husûlî bilginin kaynağının huzûrî bilgi olduğunu ispat etmeye çalışarak epistemolojik değerini yükseltmeye çalışmışlardır.

Ortaöğrenimini tamamladıktan sonra geleneksel medrese eğitimi aldı ve klasik medrese ilimlerini tedris etti. 2009-2023 yılları arasında İran'da İslam felsefesi alanında lisans, yüksek lisans ve doktora yaptı. Şu an aktif öğretmenlik ile beraber Yalova Üniversitesinde ikinci doktorasını yapmaktadır.

Yorum yap