İnsan yavrusu sadece hayatta kalmak için değil aynı zamanda bildiğimiz anlamda “insan” olmak için de yetişkin (bakıcı, anne-baba, ebeveyn, aile vb.) bakımına muhtaçtır.
Bütün fiziksel ihtiyaçlarının karşılanması, düşünme, konuşma gibi yetilerini kullanabilmeyi öğrenmesi, kişilik ve kimliğinin şekillenmesi kuracağı ilişki sonucu oluşur.
Din gözlüğü ile bakacak olursak Allah (c.c.) insanı kadın ve erkek olarak iki ayrı cinsiyette yaratmıştır. Yaratılan ilk iki insan karı ve koca olarak; bir aile olarak yeryüzüne gönderilmişlerdir. İlk bebekler bir aile ortamında gözlerini dünyaya açmışlardır.
Dini algıda dünya hayatının üzerine oturduğu vazgeçilmezler:
Erkek ve kadın cinsi
Karı ve koca
Anne ve Baba ve dolayısı ile aile
İçinde bulunduğu topluma vahyi iletmekle yükümlü bir Peygamber/Vahiy/Müfredat
Din ve dünya hayatı bu temeller üzerine inşa edilmiştir. Dinin korumayı amaçladığı beş husustan ikisi Din ve Nesildir. Dolayısı ile dini algıda “vahyedilen/vahyedilmiş olan ve aile” yokluğu düşünülemez olandır.
Burada tartışma konusu yapmak istediğim alan din değil ailedir. Yokluğunu düşünemediği aileye dayanan bir din ve onun müntesipleri ailenin dağılmasına şahit olmaktadır. En azından ailenin bilinen yapısı dağılmaktadır.
Ve aslında bu sorun sadece dinin ve onun müntesiplerinin sorunu da değildir. Binlerce yıllık bir geleneğin ve onun şekillendirdiği kültürel yapının sorunudur. Modernite, çocuk sahibi olmak için evliliği bir zorunluluk olarak görmekten vazgeçmiş olsa da henüz anne ve baba kimliklerinden vazgeçmiş/vazgeçebilmiş değildir. Kadın kadına ve erkek erkeğe evlilik ile ilgili tartışmalar ve bunun yasal olarak tanınırlığı sorunu henüz çözülmedi. Bu tarz ailelerin çocuk edinmesi, evlatlık alabilmesi ile ilgili tartışmalar daha yenidir. Bu da bahsi diğer bir konu/sorundur.
Felsefik ve ideolojik tartışmaların tarafları yetişkinler olsa da asıl gözden kaçan ve aslında mağdur olan kesim çocuklar olmaktadır. Çünkü günümüz ebeveynlerinin, çocukluklarını geçirdikleri doğal ortam ile çocuklarını büyüttükleri ortam çok farklılaştı.
(Eğer varsa; ki var olduğunu düşünüyorum) İnsan doğası ile içinde yaşadığı ortamın doğal yapısı arasındaki makas açıldıkça yıpranan ve travmatize olan şey insanın doğuştan sahip olduğu doğası olmaktadır.
Doğal yaşam ile daha uyumlu bir şekilde büyütülmüş ebeveynler doğal yaşamından koparılmış çocukları büyütmeye çalışmaktadırlar. Bu süreçte yaşadıkları çaresizlik duygusu da bundan kaynaklanmaktadır. Sorunu hissedip uygun çözümü üretme beceri ve imkanından yoksun olmak…
Bu da ebeveynlerin diyeti olsun…
Modern devlet yapısı ve kentleşme ile birlikte insana dair beceriler, bilgi, eğitim ve bir çok kültürel aktarım aileden alındı ve kurumlara verildi. Aile, üretim ve kent yaşamının mekanik bir parçası haline getirildi. Çocukların ihtiyaç duyacağı varsayılan ne varsa bunun çocuğa kazandırılması yükümlülüğü kurumlara tevdi edildi. Belli bir aşamada aile, kurumsal yapıların varlığını yüklerin hafiflemesi ve sahip oldukları bir lütuf olarak da gördü. Bu süreç ebeveynlerde rahatlamaya yol açsa da çocukta “insan olmaya” dair becerilerde körelmeye yol açtı. Kendi çocuğunun üç yaşındaki haline yabancılaşan ebeveynler on üç yaşındaki haline de doğal olarak yabancılaştı. Burası daha çok sorunun aile ile ilgili kısmıdır tabi ki.
İşin en trajik kısmı da çocukların yaşadığı sorunlar ile ilgilidir. Bizler geçmiş – insan doğası – şimdiki dünya arasındaki değişimi, faklılığı bildiğimiz için; çocukların yaşadığı/yaşayacağı sorunları bizler fark edebiliyoruz. Ve fakat onlar bunun farkında bile değiller. Çünkü varlığına alışmadığınız bir şeyin yokluğunu fark edemezsiniz. Farkında olunmayan problemler problem midir?!
Anneden, babadan, kardeşlerden, akrabalardan doğadan, taştan-topraktan, dünyayı paylaştığımız diğer canlılardan koparılan çocuklar çıldırmanın eşiğinde bir hayat sürdürmektedirler artık. Sitelerde, apartman dairelerinde, odalarda ve bunlar da yetmiyormuş gibi telefon-tablet başında geçen zamanın etkilerini otizm belirtileri, çoklu gelişim geriliği, konuşma gecikmesi, sosyal beceri eksikliği, empati yokluğu, bağlanma ve güven sorunları olarak görmekteyiz.
Başta Avrupa ve Amerika olmak üzere batı dünyası, aileden boşalan yerleri kurduğu organizasyonlar, kurumlar, kulüpler, yasal düzenlemeler, eğitsel tedbirler ile doldurmaya çalıştı. Sportif, sanatsal, sosyal ve kültürel imkanlara ulaşılabilirliği kolaylaştırdı. Çocukların ihtiyaçlarını çocuklara ait bir hak olarak görüp bu sorumluluğu devlet olarak hem üstlendi ve hem de ebeveynlere yükledi. Tasarladıkları insan modeline uyumlu tesis ve imakanları ulaşılabilir hale getirdi.
Her alanda olduğu gibi ülkemiz bu alanda da uyumsuzluğu bir ilke haline getirdi. Kadınların çalışma yaşamına dahil edilmesinin ekonomik bir mecburiyet haline gelmesi, zorunlu eğitim, okullaşma yaşının düşürülmesi, büyük aile yapısının dağılması gibi değişimlerin etkisi ile çocuk ve ebeveyn ilişkisi zayıfladı.
Devletin vaadi ve oluşturduğu imaj Batı tipi organizasyonlar ile aileden mahrum kalan çocukların ihtiyaçlarını karşılayacak olmak idi. Ancak reel saha gerçekliğine baktığımızda tam olarak Doğu tipi imkanlar görünmektedir. Çocukların ulaşabileceği imkanlar kısıtlı ve ücretli, kalite ve profesyonellik düşük, sportif-sanatsal-kültürel ve sosyal tesisler yok denecek kadar az. Mahalle içinde buralara ulaşmak imkansız gibi. Okullar yarı açık cezaevleri görüntüsüne sahip. Kulüp çalışmaları tamamen sona ermiş. Gelecek kaygısı nedeni ile öğrencilerin %90’ı girmeleri imkansız olan %10’luk dilime girmek için uğraşıyormuş gibi yapmaktadırlar.
Kökleri ile bağını sürdüren, geleneklerine sahip çıkabilen bir nesil için gelenekesel aile yapısının (çalışan baba, ev hanımı anne ve zorunlu olmayan eğitim, kırsal yaşam) devam etmesi gerekir. Ancak kentleşme ve günümüz ekonomi modeli ile bu mümkün değildir.
Aileden mahrum kalan çocuğun ihtiyaçlarının bir hak olarak devletin kurduğu organizasyonlar, tesisler ve ebeveynlere yükleyeceği bir yükümlülük olarak karşılanması gerekirdi. Bu tesisler ve organizasyonlar ortada bulunmamaktadır.
Devletin açığını aileler kendi inisiyatifleri ile kapatabilmeliydi. Ancak bu alanda da ailelerde bu ihtiyaçları ve sorunları farketmeyi sağlayacak bir bilinç/beceri olmalıydı. Fakat entelektüel moderniteden ve gelenekten kopuk küçük aile modeli bunu da başaramamaktadır.
Karşı karşıya kaldıkları sorunların farkında olmadan büyüyen bu çocukları nasıl bir gelecek bekliyor bekleyip göreceğiz. Onlar adına umutlu olduğum tek şey bu yarı sanal ve yarı uykulu dünyayı kendi yapılarına uygun şekilde inşa etmek için bizden kurtulmaları gerekecek. Bunun da ilacı zaman zaten. İnsan ömrü dediğimiz şey kaç yıl sürüyor sanki…
