Elena’yı en son beş yıl önce görmüştüm, yıllar çok şey alıp götürmüş ondan. Büyümüş daha oturaklı bir kadın olmuş. Bizim eve geldiğinde klasik bir Alman kadınıydı, şimdi elit bir işletmenin otoriter yöneticisi. Üstünde siyah etek, beyaz gömlek, ceket ve dalgalı sarı saçları onu üst klasman bir profile dönüştürmüş. Ben onu bu haliyle de severdim ama onun bu yaşadığım acı dolu ızdıraptan bir gram bile haberi yoktu. Patron koltuğunu göstererek: “Otur” dedi. “Emir kipinden hiç hoşlanmam.” diyerek, koltuğa oturdum. Kendisi ayakta dışarıyı seyrediyor. “Cevdet Yılmaz” dedi, “Nereden tanıyorsun?”. “Dayım o benim.” dedim, “Canım dayım.”. Elena şaşkınlıkla bana baktı. Mavi gözleri o kadar büyümüştü ki içinde iki kulaç atılır, o derece. Onun ciddi bakışları karşısında, oturduğum koltuğa yakışmak için kendime çeki düzen verdim. Ortamı derin bir sessizlik bürüdü. Baktım böyle olmayacak, ayaklarımdan güç alıp koltuğu döndürmeye başladım. Her turda Elena’nın şaşkın bakışlarında gram azalma olmadığını görüyordum. Koltuğu durdurup:
“Hatırlıyor musun Elena, yıllar önceydi benim yatağımda yatmıştın. Şimdi ben senin koltuğunda oturuyorum. Senin haberin yok tabi ben o gece uyurken seni izlemiştim, mışıl mışıl uyuyordun. Olur da ses yaparım uyanırsın ve bu güzellik bozulur diye, nefes bile almıyordum. Bu yüzden şimdilerde çok sessiz bir insanım.”
“Dayın nerede?”
“Konumuzun dayımla ne alakası var? Şurada iki duygusal konuşma yapıp, geçmişi yad edecektik. Belki sen bana platonik aşık olduğundan bahsedecektin, ben de sana bu aşkın karşılıksız bir sevda olmadığını ama yeşermesi için çorak toprakların nemlenmesi gerektiğini söyleyecektim. Hemen meraklarını ve korkularını yetim sevdamızın önüne bariyer yap, tamam mı?”
“Anlamıyorum seni, Cevdet nerede?”
“Denizde.”
Kendisiyle frekans kurmakta zorlanıyordum. Önümdeki sabit telefonu kaldırıp kulağıma dayadım, hiç bir tuşa basmadım ama telefon kendi kendine bir yerleri aradı. “Efendim” diye açtılar. “Gergedan yutmuş keli derhal buraya çağırın!” dedim. Yarım kalan hesabı tamamlayacağız onunla. Elena tekrar sordu: “Dayın nerede?”. “Neredeyse nerede, bırak bu aşkın peşini Elena!” dedim. Her bir adımı otuz saniyede yavaş yavaş atarak, karşımdaki misafir koltuğuna oturdu. Yol iki kilometre olsaydı bir yılda gelirdi herhalde. O sırada kapıdan içeri kel girdi, biraz önce zorbaladığınız adam işte bu adam diyerek ayağımı masaya uzattım. Hiç oralı olmadı: “Beni çağırmışsınız efendim.” dedi. Elena kokteyl istedi, “Bana da aynısından.” dedim, “İçinde cin peri olmasın.”.
Elena sigara çıkartıp yaktı, bir fırt çekip uzattı. İzmirli’nin verdiği sigarayı yakamadığımı kameradan seyrettiğini düşündüm. Sonra sehpanın üzerindeki kumandayı eline alıp duvara gömülü televizyonu açtı. Sırayla kanalları dolanıyordu. Popstar’a denk gelince: “Elena dur orada!” dedim, “Çabuk telefonunu ver.”. Mesajlar butonuna tıklayıp, 105 Bayhan yazıp 3181’e SMS gönderdim. “Şimdi devam edebilirsin.”. Garip bir kanaldan güzel bir şarkı seçti. Ekrana da yanan odun ateşi videosunu yansıttı. Aşkımızın yüksek dozaja girmesi için bütün ortamı ılıklaştırıyordu. O sırada kel kokteylleri getirdi. Başka bir emriniz var mı diye etrafı süzerken, elimin tersiyle işaret yaparak: “Çık çık çık!” dedim. Patron koltuğundan kalkıp, Elena’nın karşısındaki misafir koltuğuna oturdum. “Gözlerin” dedim, “sonsuz bir okyanustan, çocuk havuzuna dönmüş.”. Gülümseyerek ellerimi tuttu, elleri o kadar yumuşaktı ki yarım saat önce yün ayıklamıştı sanki. Saçlarını sırtına doğru attı. Karşısına geçince saçını başını düzeltme ihtiyacı duyan kadınlardan oldum olası hazzetmem.
“Bir sigara daha verir misin?” dedim.
“Masanın üzerinde istediğin kadar alabilirsin.” dedi.
“Ben yakmayı pek beceremiyorum. En son yakmaya çalıştığımda gözüme duman kaçtı ve bu halime şaşkınlıkla bakan kadının yere düşen göz yaşlarına söndürdüm sigarayı.”
“Tamam.” dedi, ayağa kalktı ve bir sigara yakıp uzattı. “Teşekkür ederim.” dedim, “Bana böyle hep erkek gibi davran.”. Yüzüme bakarak gülümsedi. Elena gibi otoriter kadınlara emirle iş yaptırmak öyle hoşlarına gider; onlara çiçek, gül, böcek alarak etkileyemezsin. Benim gibi masaya yumruğunu vurma cesareti gösterebilenlerin kadınıdır bunlar. Kokteyli kafaya diktim, beynim uyum uyum uyuştu, gezegende seyahat’a çıkmıştım sanki. Elimi masaya vurup: “Bırakacaksın bu işleri, namaza başlayacaksın!” dedim, sanırım bunlar yine kokteylin içine cin koymuş. Yanıma gelip beni sakinleştirmeye çalıştı: “Cevdet benim ölümsüz aşkım.” dedi. Ben, Elena ve dayım üçgeninde pazarlık temasları devam ediyordu.
“Unut o hayvan herifi artık!”
“Unutamıyorum, yıllar geçti. Türkiye’ye onun için geldim, bilmediğin şeyler var.”
“Ne var mesela?”
“Var işte.”
“Çocuğun var mı dayımdan, gayrimeşru?”
“Var.” (Dürüst hatundur Elena.)
“Kaç yaşında?”
“On iki.”
“Ben de on iki yaşındayım güzelim, peki nerede bu çocuk şimdi?”
Elleriyle beni göstererek: “Burada.” dedi.
“Nasıl yani?”
“Sen benim oğlumsun.” dedi.
Ayağa kalktım, sendeleyerek iki tur attım. Oda sıcaklığına getirilmiş buz gibi diz bağlarım çözüldü, düşmemek için kapının kulpuna tutundum. Nasıl yani? Ben şimdi dayımla Elena’nın yasak aşklarının meyvesi miyim? Kafamdan aşağı kaynar su boşaltsalar bundan daha az acı çekerdim. Silah olsaydı kafama sıkardım, gerçi bu kel bize içirdi cini mundar gideriz, gerek yok. Önüme gelen her şeye tekme tokat vurarak dağıtmaya başladım. Kapı açıldı içeri bodyguardlar girdi, Elena: “Çıkın dışarıya!” diye bağırdı. Hepsi şaşkınlıkla bakıyordu, “Ne bakıyorsunuz lan!” dedim, “Kırk yılın başı anne oğul kavga ediyoruz şurada!”. Herkes dışarı çıktı, bir aile meselesiydi sonuçta. Elena’nın yarım kalan kokteylini kafaya diktim. “Değer miydi Elena, söyle bana değer miydi?”. Kolumdan tutarak ve yarı Türkçe aksanıyla: “Üzülme oğlum.” dedi. Dolabın kapağına tekme atarak: “Oğlum deme lan bana!” dedim, cevap vermedi. Aramızdaki muhabbet kıyısına gelmiş uçurum gibiydi, bir adım sonrasında neler olabileceğini tahmin edebilmek güç ister. Böyle zamanlarda gerekeni yapmalıydı, ben de kafama koymuştum, sonsuza dek ortalıktan kaybolacaktım. Hayata karşı psikolojik dengeyi kurmanın zamanı gelmişti, hatta geçiyordu. Balkona çıktım, derin bir nefes aldım, son kez Elena’nın mavi gözlerine baktım ve “İhlibedii mama!” deyip atladım. Hemen arkamdan koşarak kel atladı, havadayken kolumdan tutup kendine çekmeye çalışıyor fakat kelin bilmediği bir şey var, ikimizde düşüyoruz. Yere çakılmaya bir saniye kala, uyandım.
Dayım çekiştirerek: “Uyan hadi denize gideceğiz.”
Ben: “Tamam baba.”
Elena – III
