Bu yazı biraz uzun gelecek ve başka bir kitaptan o kadar uzun alıntılar da uygunsuz karşılanacak belki; ancak hissettiklerimin ve kafamda dönüp dolaşan düşüncelerimin nedeni olan o hayat hikâyeleri bilinmeden maksadım anlaşılmayacak. Etkilendiğim ve alıntı yaptığım kitap “Köpek Gibi Büyütülmüş Çocuk” isimli kitap. Bir Çocuk Psikiyatri Uzmanının incelediği bazı vakaları anlattığı güzel ve okunmaya değer bir kitaptır.
Ben bu vakalardan dört tanesine ait bilgi ve alıntıları vereceğim ve ardından düşüncelerime yer vereceğim.

TİNA:
Cinsel davranım sorunları yaşayan ve bu nedenle Psikiyatra götürülen Tina, 4 yaşından 6 yaşına kadar cinsel tacize uğramıştı. Bunu yapan kişi bakıcısının 16 yaşındaki oğluydu. Bu çocuk hem Tina’yı hem onun erkek kardeşi Michael’ı anneleri işteyken taciz etmişti. Eşinden boşanan Tina’nın annesi iki çocuğunu tek başına büyütüyordu.

CENNETE GİDEN YOL:
Wako Teksas’taki Davidian Branch yerleşkesinde çocuklar bir korku dünyasında yaşıyorlardı. Bebekler bile bu korku kültüründen nasibini alıyordu. Tarikat lideri David Koresh “ışıkta” kalmaya devam edeceklerse küçüklerin (bazıları sekiz aylıktı) iradelerinin katı fiziksel disiplinle kırılması gerektiğine inanıyordu. Dünyaya kapalı bir şekilde yaşayan bu toplulukta, kızlar önce Koresh’in gelini olacaklarını biliyorlar, herkes onun katı eğitiminden geçiyordu. Koresh her türlü hoşgörünün, aklın, sevginin, gücün kaynağı idi. Korkuyla hükmünü süren bir tanrıydı. Cezalar “yardımcı” diye adlandırılan tahta sopayla kanlar içinde kalana kadar dövülmeyi içeriyordu. Çocukların ayrıca açlık korkusu vardı. “Olumsuz” davranışlar sergileyen çocuklar günlerce aç bırakılabiliyor veya yalnızca patates ve ekmekten oluşan bir diyetle beslenebiliyorlardı. Bazen, gece de dahil olmak üzere tek başlarına bırakılıyorlardı. Koresh’in empoze ettiği en büyük korku ise “Babil’liler” korkusuydu: dışarıdan gelenler, kamu görevlileri, inanmayanlar. Koresh cemaatini sürekli olarak “son savaş” için hazırlıyordu. Branch Davidianlar, çocuklar da dahil olmak üzere, yakında gelecek olan dünyanın sonuna hazırlanıyorlardı. Bu hazırlıklar askeri tatbikat, düzensiz uykular ve teke tek dövüşü içeriyordu. Eğer çocuklar bu tatbikatlara katılmak istemezlerse veya savaş eğitimlerinde yeterince heyecanlı değillerse, aşağılanıyorlar, hatta dövülüyorlardı.

DOKUNULMAYA AÇ:
Laura dört yaşında. Anoreksiye (Beslenmek İstememe) tedavisi için hastaneye yatırılmış ve midesine sokulan hortum ile ancak beslenebiliyordu. Uzmanlar hayatlarında ilk defa “Çocuk Anoreksiyası” ile karşılaşıyorlardı. Laura’nın annesi Virginia 22 yaşındadır.
Virginia, koruyucu bakım sistemi ile büyümüş bir anne. Babası bilinmiyor, annesi uyuşturucu bağımlısı ve doğumdan hemen sonra Virginia’yı terk ediyor. Virginia, altı ayda bir yeni bir koruyucu aileye teslim ediliyor. Ta ki, beş yaşına kadar böyle devam ediyor. İşte Laura, böyle bir annenin kızı.
Virginia kötü bir anne miydi? Zannetmiyorum. Ama, hayattan ne aldıysa onu verdi kızına. Beslemek, büyütmek, sevmek, dokunmak, kucaklamak, korumak nasıldır öğrenmeden Laura’yı büyütüyordu. Ya da büyütemiyordu.

DÜNYANIN EN SOĞUK YÜREĞİ
İdam ile yargılanan Leon 18 yaşındaydı ve iki kızı vahşice öldürmek suçundan yargılanıyordu. Leon’u, Leon’un zıttı bir karaktere sahipmiş gibi görünen abisi Frank polise şikâyet etmişti. Suçun işlendiği gün işten geldiğinde Leon’u kanlı botlarıyla kendi oturma odasında oturmuş televizyon izlerken bulmuştu. Haberlerde Leon’un bulunduğu binada saldırıya uğramış iki genç kızın cesetlerinin bulunduğunu duydu. Kanlı botlara arada sırada göz atan Frank Leon’un evden gitmesini beklemiş, sonra da polisi arayıp kardeşinin olanlarla ilgili olabileceğinden şüphelendiğini söylemişti.
Leon’un annesi Maria zihinsel engelliydi. İlk çocuğu Frank’i akrabaların arasında dünyaya getiriyor. Eşi Alan ve akrabaların desteği ile Frank sorun yaşamadan büyüyor. Leon dünyaya geldiğinde Maria, eşi Alan ve oğulları Frank ile başka yere taşınmışlar ve baba Alan eski işini kaybetmişti.

Aile üç yaşındaki Frank ile birlikte şehirdeki bir apartman kompleksine taşındılar. Paralarının yettiği tek ev sürekli suç işlenen ve uyuşturucu kullanımının çok olduğu, yıkık dökük bir apartman bloğundaydı. Bu semtte, çocuklu birçok evin başında yalnızca tek başına yaşayan anneler vardı.

Yazar, devamında şöyle anlatır:
Maria kısa bir zaman sonra Leon’a hamile kaldı. Fakat bu hamileliği diğerinden çok farklıydı. Maria bütün bir gün küçücük bir çocukla küçük dairesinde yapayalnız kalıyordu. Yeni hayatı onu şaşkınlığa düşürmüştü ve yalnızdı. Bulundukları yerde kimseyi tanımıyor, yeni arkadaşlar edinmeyi de beceremiyordu. Alan uzun saatler çalışıyor, eve geldiğinde deli gibi yorgun oluyordu. Maria’nın üç yaşındaki oğlu onun en iyi arkadaşı oldu. Birlikte saatler geçiriyorlardı. Yakındaki bir parka yürüyorlar, çevredeki girişi ücretsiz müzeleri ziyaret etmek için otobüse biniyorlar ve kilisedeki anneler ve çocukları programına katılıyorlardı. Maria evinden sabahleyin ayrılıp bütün günü dışarıda geçirdiği ve günün sonunda market alışverişini yapıp eve döndüğü bir rutin oluşturmuştu. Rahat bir rutindi bu. Sürekli tekrarladığı bir aktivite kalıbı geliştirmişti ve her gün gördüğü tanıdık yüzler ona arkada bıraktığı yaşamı hatırlatıyordu. Fakat yine de ailesini, komşularını özlüyordu. Ona ilk bebeğini yetiştirmesinde yardım etmiş deneyimli kadınları özlüyordu. Sonra Leon doğdu. Maria şimdi yeni doğmuş bir bebeğin bitmez tükenmez ihtiyaçlarıyla yorgun düşmüştü. Daha önce tek başına hiç çocuk yetiştirmemişti. Ailenin Maria’nın zihinsel limitlerinin farkında olduğunu, Frank’a sevgi dolu, güvenilir bir ortam yaratabilmek için onlara hep uğradığını artık açıkça anlamıştım. Fakat Leon doğduğunda bu ilişkisel güven ağı artık yoktu. Leon ve Frank’in neden birbirlerinden bu kadar farklı olduklarını anlamaya başlıyordum.
Çok yaygaracı bir bebekti. Hep ağlardı,” dedi Maria, Leon’u anlatırken. Gülümsedi. Ben de gülümsedim.
“Peki, siz onu nasıl sakinleştirirdiniz?”
“Onu beslemeye çalışırdım. Bazen biberonu alır ve susardı.”
“Başka?”
“Bazen susmazdı. Biz de yürüyüşümüze çıkardık.”
“Biz derken?”
“Ben ve Frank…”
“Size Leon’a bakmak için yardımcı olacak birisi geliyor muydu.”
“Hayır. Uyanır, ona mamasını verir ve yürüyüşümüze çıkardık.”
“Bu, Leon doğmadan önceki yürüyüşleriniz gibi bir yürüyüş müydü?”
“Evet. Parka gider, biraz oynar, sonrada kiliseye gitmek için otobüse biner ve öğlen yemeğimizi yerdik. Sonra çocuk müzesine giderdik. Ardından otobüse biner, markete gelir ve akşam yemeği için alışveriş yapardık ve eve dönerdik.”
“Yani günün büyük çoğunluğu dışarıdaydınız.”
“Evet.”
Yavaş yavaş Maria’nın daha Leon dört haftalıkken o zaman dört yaşında olan büyük oğlu ile “yürüyüş”lerine devam etmeye başladığı anlaşılıyordu. Annesi bebeği karanlık bir apartman dairesinde bırakıyordu. Masum fakat küçük bir bebeğin ihtiyaçları konusunda cahil bir annenin küçük oğlunu sistematik bir biçimde ilgisiz bırakmasını dinlerken kalbim ezildi.
Eleştirel olmak güçtü, dört yaşındaki oğluna sevgi dolu bir dikkat göstermişti. Fakat aynı zamanda, yeni doğmuş bebeğini, sağlıklı ilişkiler kurup geliştirebilmesi için gerekli deneyimlerden mahrum bırakmıştı.
“Çok, çok ağlamayı bıraktı,” dedi, bulduğu çözümün sorunu çözdüğünü ima ederek.
Fakat anne baba, büyüdükçe Leon’un onlara Frank gibi davranmadığını söylediler. Ne zaman Frank’i azarlasalar, çocuk onları hayal kırıklığına uğrattığı için kendini kötü hissediyor ve davranışlarını düzeltiyordu. Frank’e iyi iş çıkardığı söylendiği zaman gülümsüyordu. Anne ve babasını mutlu etmesinin onu da mutlu ettiği açıktı. Küçük çocuk sık sık ya anne veya babasına ya da çevresindeki başka kişilere koşarak sarılıyor, kısacası sevgi dolu davranışlar sergiliyordu.
Oysa Leon azarlandığında veya cezalandırıldığında hiçbir duygu belirtisi göstermiyordu. Anne babasını hayal kırıklığına uğrattığında veya birisine duygusal veya fiziksel olarak zarar verdiğinde buna aldırış ediyor gibi gözükmüyordu. Davranışını düzeltmiyordu. Anne babası veya öğretmenleri onun bir davranışından memnun olduklarında ve ona olumlu geribildirimde bulunduklarında Leon yine tepkisiz kalıyordu. Dokunulmaktan veya birisine dokunmaktan açıkça kaçınıyordu. Leon’un kendisi dışında hiçbir şey ve hiç kimse umurunda değil.
Annesi Maria Frank’i yürüyüşlere götürdüğü zaman Leon ilk önce beşiğinde ağladı. Fakat kısa zamanda ağlamanın bir çare getirmediğini fark ederek bundan vazgeçti. Orada öylece yapayalnız, bakımıyla ilgilenen, kendisiyle konuşan, yana döndüğünde veya emeklediğinde (yeni şeyler deneyebileceği fazla yeri de yoktu) ona güzel övücü sözler söyleyen bir kimse olmadan yattı. Günün büyük çoğunluğu hiçbir konuşma duymadan, kimseyi görmeden, kendisiyle ilgilenen kimse olmadan öylece yattı. Leon’un ağlayışlarına, sıcaklık ve dokunulma hasretine cevap veren olmamıştı. Kendi dışkısı içinde saatlerce tek başına zaman geçiriyordu.


Hikayeleri ve daha fazlasını merak edenler ilgili kitabı okuyabilirler.


Dünya nüfusunun 7,83 milyar olduğu biliniyor. 2,2 milyarının Hristiyan, 1,6 milyarının Müslüman, 1 milyarının Hindu ve diğer inanışların azalarak devam ettiğini düşündüğümüzde Müslüman nüfusun %20’lerde olduğunu görürüz. Müslümanları da kendi içinde sınıflayabiliriz ancak, hâlihazırdaki nüfusun %80’i kendisini Müslüman olarak tanımlamıyor ve değerlendirmiyor. Yapılmış araştırmalar mutlaka vardır ve büyük ihtimalle bu durum insanlık tarihi boyunca hep böyle olmuştur. Sanırım böyle olmaya devam da edecektir.

Bu durum aynı zamanda şu anlama gelmektedir. Her doğan çocuk %80 oranda İslam ile organik, duygusal bir bağı olmadan dünyaya gelmekte ve yaşamına devam etmektedir. Kıyamet, Hesap, Mizan, Cennet ve Cehennem sürecini düşündüğümde son zamanlarda zihnimi meşgul eden konu/soru şu olmaktadır: Her yeni doğan çocuk için hiç de adil olmayan bu dünya hayatından sonra ahiret hayatında adalet nasıl sağlanacaktır? Bunun cevabını verebileceğimi düşünmüyorum. Ancak İman ediyorum ki Allah kulları arasında Rahmeti ve adaleti ile hükmedecektir.

Allah rahmet etsin, Ali ŞERİATİ’nin “İnsanın Dört Zindanı” isimli bir kitabı vardı. İnsanın ve insanlık ailesinin bir şekilde tüm şartların üzerine çıkıp iradesi ile kaderine yön verebileceğini ve hiçbir şarta mecbur olmadığını güzel bir şekilde işlemiş. Ancak, benim Müslüman olmamın ve George H. W. Bush’un oğlu George W. Bush’un da Hristiyan olmasının tesadüf olduğunu, ya da ikimizin de özgür irademiz ile kütüphanelerde uzun yıllar geçirdikten sonra aldığımız bir karar sonucu inancımızı seçtiğimizi düşünmüyorum. Yaşamın doğal akışı içerisinde önce inancımıza alıştık, kanıksadık ve sonra da kalmaya karar verdik. Aslında niyetim bu süreci açıklığa kavuşturmak ve sorgulamak değil. Şu an kendi özgür(!) kararım ile Müslüman olarak kalmaya niyetliyim. Gerisini bilemiyorum. Bu yazımda başka bir tavrımıza ve hastalığımıza değinmeye çalışacağım.

Bütün mesleki yaşamım, ailelere çocuk yetiştirmenin önemini ve ailenin/çevrenin çocuk kişiliği üzerindeki etkisini anlatmakla geçti diyebilirim.
Sonu cennet olan bir dünyada iyilerden olmak tesadüf değildir diyor(d)um. Çünkü bir davranışın ardındaki o birikimi ve hikâyeyi görebiliyordum. İyilikte ve kötülükte; fark etmiyor.
Aynı şekilde, problemli kişileri de tanıdığımızda, hayat hikâyesinin satırlarına inatla ve ısrarla düşülmüş o notları da görebiliyoruz. Anne yüreğini ısıtan o bebek tebessümünün caniliğe dönüşme hikâyesini… Her birinin ilmek ilmek nasıl dokunduğunu, bir şeylerin nasıl damla damla biriktiğini dinleyip okuyabiliriz. Tıpkı “Köpek Gibi Büyütülmüş Çocuk” kitabımızdaki Tina, David Koresh’in müridleri, Laura ve Leon gibi.

Yine de kabul ediyorum; hikâyeler suçlara verilecek cezaları engellemez, engellememeli de! Evladımı öldüren bir katilin hikâyesini de dinleyebileceğimi pek zannetmiyorum. Yalnız, yine de ceza belirlemede fazla meraklı olmamayı ve acele etmemeyi de tavsiye ederim.
İnsan zihninin bilinen ve garip bir şekilde gözden kaçan bir özelliği vardır. Sürece değil sonuca, işe değil ücrete/karşılığa odaklı olması. Bu özelliği de nihayetinde adalet duygusuna engel olmaktadır. Aslında adalete meraklıdır da. Adalet derken, suça ve suçluya hak ettiği cezayı vermeye meraklıdır yani….

Genel anlamda ele alınabilecek bu konuyu özele indireyim ve Müslüman zihni üzerinden değerlendirme yapayım istiyorum. Aslında bir Müslüman olarak tüm yazılarımda “Müslüman zihni/düşünme tarzı” üzerinde yazıyorum. Yine öyle yapacağım.
İman etmeyenlere, İslam’ı kabul etmeyenlere ne olacak?
Cennete kimler girecek?
– Ehli-i Sünnet vel Camaat Müslümanları
– Hayır Ehl-i Beyt Müslümanları
– Hayır Allah’a ve Resulüne Kur’an’da geçtiği şekliyle iman edenler
Hırsıza verilecek ceza nedir?
– Çalınan şeye göre değişir; ancak elinin kesilmesidir
Zina?
– Celde (sopa cezası) veya recm (taşlanarak öldürülme)
Faiz hakkında ne düşünüyorsun?
– Düşünecek bir şey yok, haram. Allah’a savaş açmaktır
İçki ve uyuşturucu?
– Onlar da haram tabi ki! Cezası vardır. Dinimizdeki haram ve helaller bellidir. Zamana göre bunları değiştiremeyiz. Kur’an’da uygulanması emredilen hükümleri uygulamak bizim inisiyatifimizde değildir.
Evet, ben dâhil sıradan bir Müslüman ile konuştuğunuzda farzlar, haramlar ve cezalar ile ilgili uzun uzun bilgiler alabilirsiniz. Hangi günahın cezasının kıyamet günü ne olacağına dair de bilgiler alabilirsiniz. Dedim ya, insan zihninin çok bilindik bir özelliğidir sonuca ve karşılığa odaklanmak.
Peki ya Süreç!
Adil yargılanma!
Kontrolümüz dışında doğduğumuz ortam!
Bu alanda gözden kaçan şeyler, görmezden gelinen şeyler yok mu?

Güncel bir konu olduğu için örnek vereyim; İstanbul Sözleşmesi.
Karşı çıkılmasının Müslümanca nedenleri hakkında neler söylenmekte:
– Kadın ve erkek cinsiyeti haricinde LGBTİ+ meşru sayılmaya çalışılmaktadır. Bu haramdır. Allah insanı erkek ve kadın olarak (Âdem ve Havva) yaratmıştır.
– Kadınlar konusu istismar edilmekte ve aile yok edilmeye çalışılmaktadır.
– Kadına şiddet yoktur; insana şiddet vardır.
Sanırım üç aşağı beş yukarı bunlar söylenecektir. Söylenenler doğrudur da. Ancak yine sadece sonuca odaklanılmıştır diye düşünüyorum.
Bu konudan hareket edecek olursak,
– LGBTİ+’nın yaygınlaşmasına ve insanın insanlıktan çıkmasına engel olacak ve yaşadığımız bu zaman diliminde yankısı olacak ne söyleyebilirsiniz?
– Cinsiyet rollerinin oluşma süreci ile ilgili dünya çapında kaç tane çalışmaya imza atabilmişsiniz?
– Kaç taneniz (Müslüman vakıf-dernek ve cemaat…), kulaktan dolma ve Youtube videoları kaynaklı bilgiler harici, sahici ve bilimsel araştırmaya imza atmış; atılmasına destek olmuşsunuz?
– En basitinden, teknoloji ve gıda terörünün cinsiyet rollerine etkisi üzerine ne kadar birikiminiz ve bilginiz var?
– Büyük aile ve aşiret yapısı içerisinde kadını koruma ile ilgili refleksleriniz vardı, anlıyorum. Ancak şehir yaşamı içerisinde, kadını iş yaşamından ve sosyal yaşamdan izole etme haricinde; var olan sorunlara nasıl bir çözümünüz var?
– “Çok eşlilik” çözümü haricinde aileden kopan, boşanan, terk edilen, şiddet gören, adil ve ahlaklı olmayan bir erkek ile evlenen kadınlar için planlarınız ve projeleriniz var mı?
– Modern yaşamın ayarttığı ve aile terbiyesinden mahrum bıraktığı kadın ve kızları dezavantajlı grup olarak kabul edebilir misiniz?
– Kadınların üç tane cilve ile bir erkeği ayartabileceğini ve yoldan çıkarabileceğini düşünürsünüz. Peki, sermaye sahiplerinin milyarlarca dolar harcayarak uyguladıkları projelere ve kadınlara özel hazırlanmış bu piyasaya karşı kadınlar nasıl dayansın?
– Devletlerin el ele vererek aileleri dağıttığı bu dünyada doğan çocukları insani ve İslami değerlerle kim tanıştıracak? Bu değerlerle tanışmayan çocuklara kim hangi hakla hesap sorabilecek?

Evet, soruları uzatabiliriz. Çünkü soru sormak kolaydır biliyorum.
Ancak inanıyorum ki, kıyametten daha önemli olan şey Dünyadır. Sonuçtan ve hükümden daha önemli olan şey de süreçtir. Çünkü kıyamet günü nasıl karşılanacağınızı belirleyen şey, bu Dünya hayatıdır.
Müslüman zihninin, acilen Dünyaya ve sürece odaklanması gerekir. Dünyevileşip dünyevileşmemesi onun problemidir. Çünkü cehenneme dönmüş bu Dünyaya gözlerini açan çocukların problemi daha önemli diye düşünüyorum.

Bazı örneklerle yazıyı tamamlayayım.
Önemli olan faizin haram olması değildir. Haram olması zaten 1500 yıldır kayıt altına alınmıştır. Asıl önemli olan insanların çıldırdığı bu çağda yaşanan ekonomik sorunların çözümüne katkın nedir? Faizli krediye ihtiyaç duymadan sorunlarını halletmeleri için ne yapabilirsin? “Karşılıksız borç”, deme! Çünkü bir yılda paranın yarı yarıya değer kaybettiği bu ortamda kimse kimseye borç vermez. Borç verse de altın ve döviz üzerinden verir. Ki, bu da bazen krediden daha fazla ödemek demektir.

Fıkıh ve ilmihal kitaplarımız hükümlerle, farzlarla, haram ve cezalar ile doludur. Bunda sorun da yoktur. Ancak Müslüman zihnin görevi bunlar değildir. Bundan öncesidir. Ceza ve hükümden daha öncelikli ve bence önemli başka bir süreç var.
Zaten, şu psikoza dönüşmüş halimizden kurtulabilirsek şunu fark edeceğiz: Modern dünya ve kanunlar, senin inancında var olan hükümleri uygulamana müsaade etmiyor, etmeye de niyetli değil. Ne toplumsal kabul anlamında ve ne de yasal anlamda.
Bir şeyin haram ve helal olmasını düşünmekten ziyade, yaşadığın ortamın ve çağın genlerine-moleküllerine-ruhuna ve havasına uygun çözümler ve uygulamalar üretebilmektir asıl olan.

Hz. Yusuf’un kıssası belki bizim zihnimizde Züleyha’nın aşk ve hevesinin gölgesinde kaldı; gözlerimiz Züleyha misali Yusuf’un güzelliği ile kamaştı. Ancak kıssada asıl önemli olan şey, Firavunların ülkesinde adil ve insanca bir düzeni, toplumsal dönüşümü nasıl sağladığıdır. Kıtlık berekete nasıl döndü?

Günümüzde tüketim çılgınlığını ve kişilik zafiyetini nasıl tedavi edeceksin ki, insanlar faize-krediye yönelmesin?
Ailenin dağıldığı, dirayetsiz devlet ve kurumların elinde büyüyen dirayetsiz anne ve babaların çocuklarından beklediklerin gerçekçi mi?
Evlilik yaşının 30’un üstüne çıktığı ve evlenmenin en iyi ihtimalle elli bin liraya mal olduğu bir ortamda kadın erkek ilişkisini nasıl dengeleyeceksin?

Nesillerin devletlerin ve devletleşen şirketlerin eli ile ifsat edildiği bu çağlarda, insanları nasıl bu kadar rahat yargılayabiliyor ve adaletle hükmedeceğini düşünebiliyorsun?
İnsan, ıslah ve imar sorumluluğunu yerine getirememiş olmanın mahcubiyeti ile biraz daha haddini bilmeli ama değil mi?

Alıntı Kaynak:
Köpek Gibi Büyütülmüş Çocuk
Maia Szalavitz, Bruce D. Perry
KORİDOR YAYINCILIK
BİR ÇOCUK PSİKİYATRİSTİNİN NOT DEFTERİNDEN SIRA DIŞI ÖYKÜLER

Kasım Kurt

1981 Erzurum İli Karayazı İlçesi doğumluyum. Lise öğretmenimin tabiri ile "Türkiye'nin Çatısı" gibi yüksek rakımlı bir yer olduğu için ömrüm üşümekle geçti. Ondan mıdır bilmem Liseyi bitirdikten sonra Üniversiteyi Adana-Çukurova Üniversitesinde PDR Bölümünde okudum. Öğretmenliğimin bu yıllarını da Bursa Orhangazi'nin sıcağında geçirmekteyim. Evli bir çocuk babasıyım.

Yorum yap