Peygamberler tarihini incelemiş olanlar, bazı olayları Peygamberlerin Peygamber oluşuna yakıştıramamış ve işin perde arkasını kavramaya çalışmışlardır.

Bu olaylardan biri, Hz. İbrahim’in “Rabbim! Ölüleri nasıl diriltiyorsun, bana göster!” deyince, rabbi “Yoksa inanmıyor musun?” demişti. (Bakara 260)
Diğeri, “Mûsâ, tayin ettiğimiz vakitte (Tûr’a) gelip de Rabbi onunla konuştuğunda o, “Rabbim! Bana görün; sana bakayım” dedi. Rabbi, “Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak; eğer o yerinde durabilirse sen de beni görebilirsin” buyurdu. (A’raf/143)
Benzer bir durumu Hz. İsa’nın yaşamında da görebiliyoruz. Fakat bu sefer meraklarını gidermek ve mütmain olmak isteyen Hz. İsa değil havarileri olmuştur. “Havâriler “Ey Meryem oğlu Îsâ! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?” diye sormuşlardı.” (Maide/112)

Yaratılış, görmek, duymak, doymak…

Aslında hepsi insan olmak ile ilgilidir ve görünenler hakkındadır. Bu üç olayda da gündemde olan şey insan olmanın temel bir özelliğidir ve o da merak duygusudur. İnanmak ve Mütmain olmak arasındaki dengede “insan olmanın zaafları ve çocuksu merak duygusu” kaçınılmaz bir etkiye sahiptir.

Peki ya insan Allah’ın bilgisini merak edip kuşatmak isterse ve dünya yaşamının kendisinden kopup bir nevi perde arkasını görmek; onu ihata etmek isterse!
Tabirim yanlış olacak biliyorum, yani “ Ya Tanrıyı Kuşatmak” isterse!
O’nun gördüğü yerden görmek, O’nun bildiğini bilmek ve hatta O’nu bilmek isterse!
İnsan olmanın sınırları ve insan olmaya dair bilginin yeterliliği ile yetinmek istemezse!

Hz. Musa ve Salih Kul kıssasının (Kehf Suresi/60-82) bu soru ve sorunlar ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Hz. Musa yol arkadaşına üç konuda bir nevi karşı gelmiş ve aslında yolculuklarının amacı konusunda (Kehf Suresi 66-68: Musa ona: “Allah’ın sana öğrettiği ilim ve hikmetten bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim?” dedi. (O da) dedi ki: “Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin. “İçyüzünü kavrayamadığın şeye nasıl sabredeceksin?”) sabırlı davranamamıştır:
Yol arkadaşı bindikleri gemiye zarar verince
Kendilerine yiyecek vermeyen köydeki bir duvarı onardığında
Ve en son özellikle küçük bir çocuğu durduk yere öldürdüğünde
İlgili ayetlerde olayın ayrıntılarını ve neden öyle davrandığını okuyabiliyoruz.

Kıssanın başlama nedenini ve başını Kur’an’da okuyamıyoruz. Tefsir ve tarih kitaplarına da bir sürü ilgili ilgisiz bilgi karış(tırıl)mıştır. Bu nedenle ayrıntıların içinde anlam da kaybolmuştur. Her müfessir de kendi anlayışına göre kıssadan hikmetli olduğuna inandığı sonucu çıkarmaya çalışmıştır. Kimseyi eleştirmiyorum; benim de yaptığım bir nevi öyle bir şey zaten.

Farklı yazılarımda da ele almaya çalıştığım bir konu var. Bunu şu cümleler ile özetlemeye çalışmıştım:
“Din gökten inmez, yere iner!”
“Dinde gündem Gökte Olan (Allah) değil yerde olan(insan)dır!”

Bana öyle geliyor ki, Hz. Musa bir şekilde Allah ile ilgili olanı kuşatmak, kavramak, anlamak, perde arkasını da görmek istemişti. Hz. Musa’nın bu yolculuk esnasında karşılaştığı olaylarla ilgili sabırlı davranamamasından bunun mümkün olmadığını anlıyoruz.
Çünkü söz konusu insan/insanlık olduğunda şu ilkeler mecburen devreye girer:
Sebep-sonuç ilişkisi
Yasaların-kuralların somut ve anlaşılır olması; hatta ölçülebilir ve tartılabilir olması
İspatlanabilirlilik
Anlaşılabilirlilik-Anlatılabilirlilik
Kurallar ve reel yaşam arasında sıkı bağların var olması
Dinin yaşanabilir ve sürdürülebilir olması
Yükümlülüklerin taşınabilir cinsten olması

Ancak söz konusu Allah ve O’nun zatı olduğunda insana/insanlığa ait mecburiyetler devre dışı kalır.
Zaman üstü olması
Sorgulanamaz olması
İlk başta görülemeyecek ve fark edilemeyecek şeyleri de görmesi-bilmesi
Bilgiyi-varlığı-zamanı-mekânı ihata etmesi, kuşatması
Gibi durumlar kavrayış ve anlamlandırma sınırlarımızı aşar.

Kehf Suresi 66-68: Mûsâ ona, “Senin öğrendiğin doğruya ulaştıran bilgiden bana da öğretmen için sana tâbi olayım mı?” dedi. O kul, “Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin, (iç yüzünü) kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredersin?” dedi.

Bence burada insan olmak ile ilgili çok önemli bir hakikate ve sınıra vurgu vardır: Söz konusu Allah olduğunda insan (çok istese de) asla “işin iç yüzünü kavrayamayacaktır.”

Ancak bana göre hep aynı konuda da hataya düşmektedir. Ve bu hataya dinin/dinlerin müntesipleri düşmektedir daha çok:
Yaşamlarını insan olmanın sınırlılıkları üzerine inşa etmek yerine Allah’ın sınırsızlığı üzerine oturtmaya çalışıyorlar.
Sürekli olarak Allah’ı merak etmeye ve Onu (güya) anlamaya çalışıyorlar. Açıklamalar yaparken merkeze Allah’ı alıyorlar.

Hâlbuki Hz. Musa ve Salih Kul kıssasından çıkarılması gereken iki önemli sonuç vardır:
Allah bir şey emrettiğinde, istediğinde, yaptığında bunun mutlaka bir nedeni vardır ve O, hakk ile iş yapar.
Ancak haklı olan ve doğruyu bilen Salih kul olsa da, Hz. Musa’nın kavmi Hz. Musa’ya inen şeriat ile yaşamlarını devam edeceklerdir. O şeriat ise İsrailoğulları ile ilgilidir. Onların;
Sınırlılıkları
Hataları
Zaafları
Geçmiş Yaşamları
İstekleri
Duaları
Talep ve ihtiyaçları ile ilgilidir.

Muhakkak ki insan, İlahlaşmaya çalıştığında veya Allah’ı göz ardı ettiğinde hep çıkmaza girecektir.

"Çay, dinlemek ve yazmak olmazsa kendimi kötü hissederim" diye düşünen biri olmak gibi bir serüveni olan biri

Yorum yap