Konuya giriş mahiyetinde ayet-hadis ve tanımlamalar ile başlamayı istiyorum.

“Andolsun ki Allah’ın Resulünde sizler için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için elbette pek güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 33/21)

Hz. Aişe’ye Hz. Peygamber’in ahlakı nasıldı diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir:
“Siz Kur’anı okumuyor musunuz? Onun ahlakı Kur’ândı.” (Taberi)

Sünnet: Birçok tanımı, tarifi ve açıklaması olmakla birlikte Hz. Muhammed’in (a.s.) örnekliğinde “dinde takip edilen yol” anlamına gelir. Aslında Kur’an sözlü bir hitap olarak değerlendirildiğinde sünnet, bu hitabın muhatapta; yani Hz. Muhammed’in şahsında gördüğümüz karşılıktır. Bir anlamda sözün eyleme/davranışa dönüşmesi; sözün gözle görülmesidir.

Sünnet ve Hikmet konusunu yan yana daha doğrusu iç içe değerlendirmemin sebebi ise şudur: Hikmet kavramını barındıran ayetleri alt alta sıraladığımda, birlikte kullanıldığı kavrama yeni bir anlam yüklemekten ziyade “eylemsel” anlamda bir işlevinin olduğunu fark ettim.

Şöyle ki; Kur’anda Hikmet kavramının geçtiği ayetlerdeki kalıpları incelediğimde şu sonuçlara vardım:

a) Allah Hikmet sahibidir

b) İnsanlara Hikmet verilir ve Hikmeti Allah verir

c) Hikmetli işler, öğütler, zikirler vardır

Hikmet kavramının geçtiği ayetlerdeki kalıplardan bazıları şöyledir: Hüküm ve Hikmet, Kitap ve hikmet, Mülk ve hikmet.
Tersinden düşünürsek, Hikmet olmadan Hüküm, Hikmet olmadan Kitap, Hikmet olmadan mülk, Hikmet olmadan Peygamberlik…
Nelere yol açar?
Temelde bu soru üzerinden ve hikmet ile peygamberlik ilişkisinden hareket ettim. Ardından hikmet’in anlamını, Peygamber Efendimizin yaşamına olan yansıması üzerinden durumu değerlendirmeye çalıştım.
Hikmet, hüküm kökünden olup bu kökün manası “menetmek, engellemek”tir. Hikmet de sahibini yanılmak ve sapmaktan koruduğu için bu ismi almıştır. İlk asırlarda yaşayan tefsircilerden İbn Abbas’a göre hikmet Kur’an bilgisi, Süddî’ye göre peygamberlik, Katâde’ye göre Kur’an’la ilgili doğru anlayış (fıkıh), Mücâhid’e göre sözde ve davranışta doğruyu yakalamaktır.(Kur’an Yolu – Bakara 269. ayet tefsiri ilgili bölüm)
Daha geniş açıklamaları ilgili kaynaklara havale ederek diyebiliriz ki Hikmet, zaman ve mekânın kalıplarına sıkışmadan hükümler verebilmektir. Bunun da iki yolu vardır:
Ya Tanrı gibi mekân ve zaman üstü olup hükmünü verebileceksin
Ya da Tanrı vergisi ile mekânı ve zamanı iyi okuyup hükmünü ona göre vereceksin.
Bu açıdan baktığımızda Hikmetin görünür haline “Sünnet” diyebiliriz. Tabi ki Kur’anda geçen hali ile hikmet’in tek bir anlamının olmadığını ve birden fazla anlama geldiğini biliyoruz zaten. Ancak bu yazımda dile getirmeye çalıştığım şey, hikmetin sünnette vücut bulduğu hususudur.

Farklı yerlerde yapılmış olan “Kur’an mı sünnete tâbidir yoksa sünnet mi Kur’an’a?” tartışmasını bu nedenle yersiz buluyorum; çünkü Kur’an ile Peygamberi ayırmayı ve iki farklı kulvar olarak düşünmeyi hatalı olarak görüyorum.
Ayrıca “Sünnet” diye bahsettiğimiz şeyin anlamı Peygamber (a.s.) hayatta iken farklı idi; vefat ettikten sonra farklı. Risalet ortamında, Peygamber Efendimizin uygulaması (düzeltici bir vahiy inmedi ise) Rabbimizin muradı anlamını taşırdı ve bu nedenle din konusunda Peygambere itiraz, Allah’a itiraz demekti. Ancak rivayetler üzerinden günümüze intikal etmiş ve sünnet olarak tarif edilmiş uygulamalarda tartışmalar yapıla gelmiştir. “Sahih veya sahih değil, genel geçer bir uygulama veya duruma göre bir uygulama, yapılması emredilmiş veya insanlar muhayyer bırakılmış” gibi tartışmalar yürütülmüştür.
Bir açıdan Risalet ortamında Sünnet, kulakların işiteceği ve “sözlü” olarak inen vahyin, gözün göreceği “amellere” dönüşmesi idi. Ve tam burada Hikmet, bu sünnetin yersiz görülememesi idi.
“Vardır bu işte bir hikmet!” sözü ile kastedilen şey, hikmetin esrarlı ve ilk bakışta idrak edilememesi değildir zannımca. Hükümdeki illetin, maslahatın ve yapılan kıyasın farkedilmesi idi. Yani akleden kalbin tatmin olması idi.
İçki, kumar, faiz, zina, şirk ile ilgili yasaklamalardaki ve dayanışma, yardımlaşma, tevhid, cemaat olma, sabır ile ilgili emir ve tavsiyelerdeki maksat ve anlam biliniyordu. Ancak burada Hikmet, bu işi usul ve esasına, vahyin sahibinin kastına; hatta en önemlisi muhatabına uygun şekilde icra edebilmektir.
“Allah hüküm ve hikmet sahibidir” formunda inen ayetlerde ana tema muhatabı susturmak ve azarlamak değildir. Muhatabı hüküm konusunda düşünmeye sevk etmektir. Muhataba yansıyan veçhesiyle hükümde insan için var olan maslahatı düşünmeye teşviktir.

Peki, insan neyi düşünür?
Yani neyi idrak edip şükreder ve gönül rahatlığı ile itaat eder?
Ancak anlam verdiği ve nihayetinde hak verdiği şeyi idrak edip şükreder.
Verilen hükümde kalbin mutmain olmasının iki yolu vardır: Ya hüküm sahibine mutlak güven vardır veya uygulanan hükümdeki adaleti ve iyiliği/maslahatı müşahede edecektir. Ancak bu durumda verilen karara hak verir. Aksi halde Hüküm ve Hikmet sahibi olan Allah’a güven ve iman sarsılırdı.
Allah hüküm ve hikmet sahibidir, Kur’an hikmet dolu bir kitaptır, peygambere hikmet verilir ve peygamber kavmine hikmeti öğretir. Ancak biz bu hikmeti ne okuyabiliyor ne de görebiliyoruz. Nihayetinde bizler, vahyin bildirdiği hikmeti Peygamberin uygulamasında/siretinde/sünnetinde ancak müşahede edebiliyoruz. Bu nedenle diyorum ki, Hikmet Sünnettir.

Peki “sünnetteki hikmet” nedir?
“Göklerin sözü ve muradı ile yerlerin imkanını buluşturabilmesi” yani muhatabı ıskalamadan; zamanı ve zemini göz önünde bulundurarak hüküm vermesi ve hükmü icra etmesiydi. Tıpkı Ali İmran Suresi 159. Ayette geçtiği gibi:
“Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi.”

Acaba bizim için de Hikmet aynen (bize aktarılmış olan) Sünnet midir?
Yani mesela, sakal/sarık/cübbe ile sünnete ittiba etmiş olmam hikmetli iş yaptığım anlamına gelir mi? Bence gelmez.
Artık burada hikmet, “Zamanının ve Zemininin Sünnetini” fark etmektir:
Mesela kişisel hak ve hürriyetlere saygı,
Farklılıklara tahammül,
Değişimlere adaptasyon,
Geleceği öngörme
Hakim olmadığın ortamın hükmünü vermeye hevesli olmama,
Yeryüzü bir mescit ise, her yerine dağılıp secdeyi borç bilmektir. (Mesele amiyane tabirle, “ben sen bizim oğlan” olsaydı Ebu Talibin Mahallesinden çıkmak istemezlerdi. Ya da cümbür cemaat gidip Habeşistan’a yerleşirlerdi. Tam da burada hikmet Meryem suresini Habeşistan’a hicretten önce indirmektir. Yani geçmişi unutmayıp geleceği de görebilmektedir.)
Belki artık Hikmet, tuz/hurma/incir ve zeytinin yanında başka mübarek şeyleri de merak etmektir. Belki onlarda da vardır bir Hikmet!

Kasım Kurt

1981 Erzurum İli Karayazı İlçesi doğumluyum. Lise öğretmenimin tabiri ile "Türkiye'nin Çatısı" gibi yüksek rakımlı bir yer olduğu için ömrüm üşümekle geçti. Ondan mıdır bilmem Liseyi bitirdikten sonra Üniversiteyi Adana-Çukurova Üniversitesinde PDR Bölümünde okudum. Öğretmenliğimin bu yıllarını da Bursa Orhangazi'nin sıcağında geçirmekteyim. Evli bir çocuk babasıyım.

Yorum yap