Paylaş

Sinema sektöründe ve günümüzde, bir sinema perdesi halini almış gerçek dünyada Müslüman kimliğini göze sokarcasına ön plana çıkarmaya çalışanlar; bunu görünüş ve kıyafet ile yapmaya çalışmaktadırlar. En son versiyonunu İşid örgütünde gördüğümüz saç, sakal ve kıyafet modeli; görenleri yüzlerce yıl öncesine götürmektedir. İran yapımı bir filmin sahnesini andıran bu görüntüler, gerçek yaşamda karşılık bulmanın yanında kabul de görmektedir.

VAR OLAN ALGI:

Müslüman kimliğini tanımlamaya ve vurgulamaya çalışan kesim, bunu ilk olarak görünüş (saç, sakal, kıyafet seçimi vb.) üzerinden yapmaktadır. Var olan algı derken kast ettiğim şey budur.

OLUŞTURULAN ALGI:

Başta istihbarat örgütleri olmak üzere var olan örgütler de yıkıcı faaliyetleri ve sembol haline gelmiş olan kıyafetleri bir arada kullanarak iki şeyi hedeflemektedirler: Müslümanların yaşadıkları zamana uyumlu ve uygun olmadıkları, “Müslüman Kimliğin” yıkıcı faaliyetlerde bulunan bir kimlik olduğu. Oluşturulmaya çalışılan algı derken de kast ettiğim budur.

Tabi ki bu bahsettiğim durumlar tesadüfen ortaya çıkmaz. Bireyden topluma, her iki alanda da kendini tanımlama ve konumlandırma ihtiyacı vardır her daim. Bu ihtiyacın moderni ve gelenekseli olmaz. İnsanın tabiatından kaynaklandığı için, tanımlama ve konumlandırma ihtiyacı ortaya çıkar hep.

Yüzeysel bir değerlendirme yapacak olursak, bu ihtiyacın giderilmesi ile ilgili iki uç tavırdan bahsedebiliriz:

GEÇMİŞİ AŞAĞILAYAN TAVIR

Özellikle Avrupa’da ortaya çıkan bu tavırda, geçmiş dönemler ilkel, vahşi, geri kalmış, karanlık olarak tarif edilir ve içinde bulundukları zamanı “aydınlık” diye nitelerler. Kategorik olarak geçmişten farklı olma ve gözükme çabası vardır. Bu çaba her alanda kendisini gösterir. Tarih anlatısında, felsefede, kıyafet seçiminde, gündelik yaşam alışkanlıklarında, ritüellerinde vs.
Kendisini tanımlamak ve farkını iyice ortaya koyabilmek için geçmişi bir malzeme olarak kullanır ve şimdiye ait sembolleri ön plana çıkarır.

GEÇMİŞİ KUTSAYAN TAVIR

Özellikle inancı ve değerleri temele alan toplumların tavrı bu yöndedir. İyiliğin, erdemin, güzel yaşamın bir miladı, temsilcisi ve öncü nesilleri vardır. Önce bu dönem üzerinden iyi-güzel ve erdemli olanın tanımı yapılır. Yaşamın nasıl olması gerektiği ile ilgili tanımlama da geçmişteki model üzerinden tarif edilir. Sonra da içinde bulunulan zaman dilimine bu model aktarılmaya çalışılır. İnsanın varlık amacı, Tanrının da razı olduğu o tarihsel kimliği yaşamaktır. Bunun da yolu öncü kişi ve öncü nesli taklit etmek, örnek almaktır. Bunun yansımalarını şimdiki zamanın uygulamalarına karşı dirençte, gündelik adetleri koruma çabasında, kılık kıyafeti tarihteki şekli ile devam ettirmekte görebiliriz. Yaşanılan dönemi ve değişimleri kötüleme ve eleştirme üzerine kurulu bir anlayışı vardır.

Bu bahsettiğimiz her iki tavır arasındaki çatışma çoğu zaman sert geçer ve her iki tavır birbirini besler. Bir anlamda var olmak için birbirlerine de ihtiyaç duyarlar. İkisinin de temel motivasyonu kendini tarif etmektir.

Yaşanan çatışma ve travmalardan sonra her iki tavırda da dengeyi öne çıkaran yeni tavırların ortaya çıktığını, kategorik yaklaşmanın yanlış olduğu söylemlerini artık görebiliyoruz.

KÖKLÜLÜK VE KÖKSÜZLÜK SORUNU

Toplumların, kendilerini var etme süreçlerinin ilk başlarında gösterdikleri tavırlar daha keskin, sınıflamacı, tanımlamacı, yıkıcı ve konumlandırıcıdır. Tarif etmek, kendini ve kendinden olmayanı iyice belirgin hale getirmektir bir anlamda. Bu çaba ilk başlarda daha önemlidir.

Müslüman kimliği açısından ele aldığımızda, Mekke döneminde tavır ve sınırlar daha nettir. İman-Küfür, Tevhit-Şirk vardır. Ortası yoktur. Tereddüt etmek, inanıp eskisi gibi yaşamaya devam etmek olmaz. Kendisini tarihi anlamda da konumlandırır ve Peygamberler silsilesinin devamı olarak tarif eder. Ata olarak Hz. İbrahim’i, köken olarak Hz. Adem’i (Allah’ın selamı onların üzerine olsun) gösterir. Tarihi bir derinliğe, köklere ve uzantıya sahip olmayı bir değer olarak kabul eder.

Benzer bir tavrı “aydınlanmacı” batı toplumlarında da görebiliriz. Modern-İlkel, Medeni-Vahşi, Yenilikçi-Gelenekçi gibi tanımlama ve sınıflamalar, kıyafet değişimini ön plana çıkarma çabası, zihinsel alanda meydana gelen değişimin görünür yansımalarını önemseme…

Burada, köken bulma çabası iki şekilde ön plana çıktı:

Irk anlamında kökeni iyice belirginleştirme ve bağımsız-ayrı bir ırk olduğunu ortaya koyma çabası. Bunu için kafatasların ve mezardaki kemiklerin bile incelendiğini biliyoruz. İsrailoğullarındaki “üstün millet oldukları inancının” benzerini Almanya ve İngiltere başta olmak üzere her millette (artık yeni tanımı ile ırkta) Üstün Irk olduğunu ispatlama çabası şeklinde gördük.

Düşünsel ve kültürel olarak kendilerini tanımlamayı ve konumlandırmayı da şu şekilde ortaya koydular: Tarihin belli bir dönemine kadar toplumlar kendilerini inanç/din üzerinden tanımlama ve konumlama eğilimindeydiler. Ancak özellikle batı toplumu (Avrupa-Amerika) inanç temelli örgütlenmeden vazgeçince bunun yerine yeni felsefi anlayışları ve düşünce tarzlarını oturtma ihtiyacı hissetti. Felsefe hareketleri bunda öncü oldu. Peygamberliğe/öncü şahsiyete dayanan anlayış yerine düşünce/felsefe/filozof anlayışını temele aldılar. Kökenlerini ve milatlarını Atina’ya dayandırdıklarını gördük. Bu yeni düşünce tarzında ve pazarlanan medeniyette sanat, felsefe, demokrasi, özgürlük, düşünme gibi kavramların kökeni olarak Atina/Yunan gösterildi.

Buraya kadar her şey normal; çünkü ne demiştik: “İnsanın tabiatından kaynaklandığı için, tanımlama ve konumlandırma ihtiyacı ortaya çıkar hep.” Yeni, aydınlanmacı batı medeniyeti de aynı şeyi yaptı. Kendisine bir köken buldu ve farklı olduğunu deklare etti. Dolayısı ile hem tarihsel olarak derinliğe sahip olduğunu, hem de inanca dayalı toplumlardan farklı olduğunu belirtti. Bunu yapmaya da ihtiyacı vardı; çünkü hâlâ derin ve köklü olmak rağbet görme nedeni idi.

Ancak geçenlerde dinlediğim bir programda Atina’ya ait olduğu ve onların öncülüğünde ortaya çıktığı söylenen uygarlık hareketinin (sanat, felsefe) aslında Anadolu halklarına ait olduğu; Atina’nın verici değil alıcı olduğu dile getiriliyordu. Arkeolojik, antropolojik ve tarihsel anlamda tartışılacak bir konudur bu elbette.

Ancak dinleyici tavırları açısından düşündüğümde büyük ihtimalle şu tavır ön plana çıkmıştır: “Gördün mü, aslında medeniyet-uygarlık bizden yayılmaya başlamış. Kendi kıymetimizin farkında değiliz.”

Dolayısı ile kendisini tanımlama ve konumlandırma ihtiyacını, tarihsel derinliğe ve köklere sahip olmakla gidermeye çalışan anlayış bizim topraklarda hâlâ canlıdır diye düşünüyorum. Tanıtma, tanımlama ve konumlandırma referanslarımız hâlâ geçmişe aittir yani.

İnanç anlamında orijinaline dönme ideali, medeniyet anlamında öncülerimize benzeme çabası ön plandadır ve yaygın kabul görmektedir. Ümmet olma, Osmanlı’yı canlandırma, Cumhuriyet ideallerine geri dönme, tarihi özlerimizi canlı tutma, ayakta kalabilmek ve silinmemek için köklerimize sahip çıkma bir yaşam tarzı olarak önümüzde durmaktadır.

Belirttiğim gibi, var olma mücadelesinin ilk anları daha sınıflamacı, tanımlamacı, yıkıcı ve konumlandırıcıdır.

Batı medeniyeti kendisini tanımlamak ve konumlandırmak için kendisini farklı bir geçmişe dayandırma kompleksinden kısmen sıyrıldı. Artık kendisine geçmişten referanslar bulma ihtiyacı hissetmiyor; çünkü var olan yaşam kanıksandı ve özümsendi. Kendisini geçmiş ve kökler ile tanımlama çabası yerine; geleceğe şekil vermeyi ve yeni bir dünya inşa etmeyi kendisine vizyon haline getirdi. Dolayısı ile var olmak için derin köklere sahip olmak yerine geleceği şekillendirebilme yeteneğini ön plana çıkardı. Bunu da sorumsuzca, çılgınca ve yan etkilerini görmezden gelircesine yaptığının farkındayım. Ancak vurgulamaya çalıştığım şey, ciddi bir değişimi gerçekleştirdi ve kendisine referans noktası olarak geçmişi değil geleceği koydu.

Kategorik olarak değerlendirmeyi doğru bulmasam da, bizler ve bizim gibi toplumlar bu açıdan bir sıkışmışlık yaşıyoruz. Geçmişe benzeyerek var olamayacağımızı ve ayakta kalamayacağımızı kabullenmenin sancısı ve ikilemi ile geleceğe şekil verme yeteneğinden ve olanağından yoksun olmanın çaresizliği arasında sıkışmış durumdayız.

"Çay, dinlemek ve yazmak olmazsa kendimi kötü hissederim" diye düşünen biri olmak gibi bir serüveni olan biri

Yorum yap