Halamgil her cuma akşamı bize misafirliğe gelirler. Okey oynarlar. Sonuncu olan, Pazar günü bütün mangal masraflarını karşılar. Halam dediğime bakmayın. Babamın halası. Kocasına enişte diyoruz. Akrabalık hiyerarşisinde neye tekabül ettiğini bilmiyorum. Babam “Yüce Honos” dese biz de “Yüce Honos” derdik. Ama şimdilik o enişteyi uygun görmüş bize de sorgulamak düşmez. Can düşmanım bir çocukları var. Adı Sami. Benden on yaş büyük olduğu için kendisine abi dememi istiyor. Ben olgunluğun yaşantıyla sabit olduğuna inanıyorum. Bunu kendisine bir türlü anlatamadım.

Halam beni çok sever kendi oğlundan ayırt etmez. Eniştem için aynı görüşe sahip değilim. Dedemden kalan arsalara çökeceği günü bekliyor. Bu yüzden herkesle iyi geçiniyor. Parayı bulunca muhtemelen tefeciliğe başlayacak. Gerçek yüzünü bu yüzden gizliyor. Halam ise anne yürekli bir kadın. İmar, tarla, tapan, ev, arsa çok umurunda değil. Varsa yoksa Sami bir de ben. Bize her geldiğinde çikolatalı kek yapar getirir. Ben de köşeme çekilir sessizce yerim. Halam mutlu olur, ben mutlu olurum, Sami bir şekilde huzuruma çomak sokmayı başarır. Yine aynı senaryoyu yaşadığımız bir cuma akşamı keyifle çikolatalı kekimi yerken bağırarak beni odama çağırdı. “Gelmeyeceğim.” Parmağını yatak arasına sıkıştırmış telaşıyla tekrar çağırdı. “Bekle geliyorum.” Çikolatalı kekimi güvenli bir liman olan buzdolabının üstüne koyup odama doğru ilerledim. Gittikçe burnuma kötü kokular gelmeye başladı. Dibine tutmuş menemen gibi. Üstü fazla kızarmış susam ekmeği de olabilir tam emin olamıyorum. Odamın kapısını açmaya çalıştığımda açılmadı. Arkadan kilitlemiş. Beni bunun için çağırmış. Bir iki denemeden sonra kendisi kilidi açtı. Karşımda pis pis sırıtıyor. Tekmeyi koyduğum gibi uzadı. Aslında kendisi uzak doğu sporlarıyla ilgileniyor ama benim sokak kungfusu bildiğimi tahmin edemedi. Yere yatmış bas bas bağırıyor. O telaşla yanına gittim. Ani bir kontra atak yaparak ayağıma vurduğu gibi yere yapıştım. Hain Sami bununla yetinmeyip yatağıma çıktı. İki üç kere zıpladıktan sonra üstüme atladı. Dirseği burnuma geldi. Burnumdaki kanların yere dökülmeye başladığını görünce bu sefer ben bas bas bağırmaya başladım. Öyle bir bağırıyorum ki gerçek bir savaşta o bağırmanın tekabül ettiği acı roket yemektir. Sesim acıma eş değer değil. Amacım sesimi Eniştem’e duyurmak. “Ne olursun bağırma, bir daha ki geldiğimizde sana Takao’nun posterini getireceğim” dedi. Beni rüşvetiyle satın alabileceğini düşünüyor. Ayrıca ben Kai’ciyim. Kırmızı Anka Kuşu’nun eşsiz gücü. Odanın kapısını örttü. Kapının dibine yılan gibi sürünerek bağırmaya devam ettim. Eniştem acilen olay yerine gelmeli. Çünkü babam böyle konularda genellikle beni döver. Müziğin sesi kısıldı. Etraftaki bağırtıyı dinlemeye başladıklarını düşündüm. Daha çok bağırdım. Holden yürüme sesi geldi. Kapıyı açtılar. En önde eniştem vardı. Sami tek ayağını üzerime koymuş: “Baba nakavt ettim.” dedi. Eniştem kafamı çevirdi ki yüzüm kanlar içerisinde. Nefesimi tuttum, öldü sansınlar. Eniştem Sami’yi ilk bulduğu odaya soktu. Patır kütür sesler geliyordu bilmiyorum orada neler yaşandı.

Acı ve zulüm görmüşsen evin en hassas kişisi sen olursun. Üzüm istiyorum, üzüm geliyor. Karpuz istiyorum, karpuz geliyor. Ben evin bir saatliğine meleğiyim, Sami ise iblisi. Herkes istediğimi yapıyor. Sami ise yere oturmuş ve duvara yaslanmış bir şekilde bana kin güdüyor. Burnumdaki pamuklardan dolayı boğuk sesimle: “Akıllı bir çocuk olursan sana üzümümden verebilirim.” dedim. Gözlerini kısıp bana baktı. Masadan çat diye bir ses geldi. Sanırım eniştem okeyi vurdu. Kırmızı altıyı alnına yapıştırmış dans ediyor. Kafasının içerisine girebilsek köftenin kilosunu düşünerek dans ettiğine yemin bile edebilirim. Bir yandan da gözleriyle gülümseyerek bana bakıyor. Halamı dolandırdığında da kesin böyle yapacak. O zaman yüzüme nasıl bakacaksın. Hain enişte, sülalenin yüz karası. Sami’yi dövdün diye sana kanımın ısınacağını mı sandın? Tamam, bu hareketin takdire şayan; ama halamı sana yedirmeyeceğim. Oğlun olacak o illet çocuk da aynı sana benziyor. O sinirle tabağımdan üzüm alıp Sami’nin kafasına fırlattım. Babasını göstererek: “Aynı toprağın mahsulü değil misiniz?” Hemen babasına şikayet etti. “Enişte benim edebiyatım sıfır, öyle oryantelist cümleler kuramam.” dedim. Eniştem niyeyse yine beni haklı buldu. Kimse görmeden kafasına bir üzüm daha fırlattım. O sırada evimizin sabit telefonu çaldı. Sami koşarak açmaya gitti. Ben de arkasından koşarak buzdolabının üzerindeki kekimi aldım. Telaş anında herkes stratejik bir noktaya koşar. Benim kırmızı çizgim çikolatalı kekim. Demek ki onunki de sabit telefonmuş. Bir süre sonra Sami telefonu kapattı. Gözleri dolmuş bir şekilde: “Dedem ölmüş.” dedi. Elimdeki tabak yere düştü. Dedem son zamanlarda yoğun bakımdaydı. Ben hep yoğun bakıma kurtarılacak bir yer gözüyle bakıyordum. Öleceği hiç aklıma gelmemişti. Yerdeki keke tekme attım, duvara yapıştı. Önüme gelen ilk ayakkabıyı giyip sokakların karanlığına teslim olacaktım. Sami ayağını vestiyere koyarak geçiş ücreti istedi. “Çekilir misin Sami abi?” dedim.

Dedem canının bedeninden çıkmadan önce nasıl da kurtarılmayı beklemiştir. Ne yaptı o sırada doktorlar? Hiçbir şey. En fazla göğsüne ütü basmışlardır. Canım dedem o sırada kalbinin kırışıklıkları nasıl düzelmiştir. Önümden geçen ilk taksiye el işareti edip durdurdum.

“Beni şehrin en sessiz semtine götür kaptan.”
“Paran var mı?”
“Al şu elliliği.”
“Bu yetmez.”
“O zaman beni düşük gürültülü bir semte götür.”
“O zaman yeter.”

Taksici üç yüz metre ileride bıraktı. Yapacak bir şey bulamadım. Eve yürüyerek geri gittim. Aklıma eniştem geldi. Bu haberi alınca nasıl tepki vermiştir acaba? Ağlarken onu görmeyi çok isterdim. Ama şimdi içinden seviniyor, dışından hüzünlü gibi gözüküyordur. Alçak! Kendine kalacak arsaların hesabına başlamıştır çoktan. Umarım parayı bulunca Sami’yi Çocuk Esirgeme Yurduna verir.

Cebinizdeki son parayı taksiye vermişseniz ve gidecek başka yeriniz yoksa eve dönmekten başka çareniz yoktur. Kapıyı çaldım. Halam açtı: “Neredesin yavrum sen?” dedi. Yokluğum dedemin ölümünden daha fazla merak uyandırmış. “Biraz hava almak istedim.” diye cevap verdim. “Beğenmedin mi keki?” diye sordu, “Duvara atmışsın.” “Yok Hala!” dedim “Elimden düştü.” “Haftaya bir daha yaparım.” dedi. Canım halam! Mutfağın girişinde elinde kuruyemiş tabağıyla Sami karşıladı. Beni görür görmez tabaktaki kaju, fındık ne varsa tek tek kafama fırlatmaya başladı. Bari leblebileri at adi adam! Şimdi gidip enişteme söylesem yine ilk bulduğu odaya sokup dövecek. Çocuk böyle böyle salaklaştı. “Sami dur!” dedim, “Zaten dedem öldü.” Annem;: “Kim öldü?” diye sordu. “Telefon çaldı dedem öldü işte.” Sami pis pis sırıtıyor. “Ne sırıtıyorsun kalk un kavur, helva yap, Yasin masin bir şeyler oku sırsıl herif!” Annem; “Yok oğlum, Sami abin sana şaka yapmıştır.” dedi. “Sami, doğru mu duyduklarım?” dedim. Sözlü cevap vermedi. Alaycı şekilde, Mevlana gibi kendi etrafında dönerek dans etmesinden anladım. Beni kandırmış. Ben de ona sözlü cevap vermek istemedim. Mutfaktaki herkesin sırtını bize dönmesiyle, Sami’nin kendi etrafında sırtını bana dönmesi arasında zihinsel bir oran orantı kurarak ilk bulduğum fırsatta sırtına uçan tekmeyi attım. Havadayken söylediğim söz şu oldu: “Ver lan elli liramı!”

Yorum yap