Paylaş

Amin Maalouf’un Ölümcül Kimlikler isimli eserini okuduğumda yazarına ve birikimine hayran kalmıştım. Aynı zamanda boşluğa düşmüştüm. Kimlik diye düşündüğüm/düşündüğümüz pek çok şeyin belirsizleştiğini ve anlamını yitirdiğini, kimlik zannettiğim şeylerin aslında kim olduğum hakkında belirleyici olmadığını hissetmiştim. Çıkış yolu aramak için kaybolmak ve bulmak için kaybetmek lazım. Bulmak nasib ola…

Birey için kimlik, millet için kültür ve medeniyet aynı şey diye düşünüyorum. O nedenle olsa gerek, içinde yaşadığımız toplumu/milleti BİZ diye ifade ederiz. Ben’i kaybederim de Bizi kaybedemez miyim! Düşünüyorum da bir ömür “Biz” olamadan geçip gitti.

Öğretmenliğimin ilk yıllarının geçtiği ilçede iken, okul olarak bilgi yarışmalarına katılırdık. Fark ettiğim iki şey vardı. Birinci olduğumuz için arkadaşlarım kadar çok sevinemiyordum ve birinci olamadığımızda da onlar kadar üzülemiyordum. Çünkü her durumda birinci olanlar, görev yaptığım ilçenin çocuğu idi. Benim okulumdan veya başka okuldan; fark eden ne vardı? diye düşünüyordum. Hepsi bizdendi/bendendi. Bu, bir yere ait olamamak mı, her yeri kendinden bilmek mi? Bilemiyorum doğrusu.

Ancak benzer duyguyu şimdilerde yine yaşıyorum. Doğu-Batı, Eski-Yeni, Geleneksel-Modern…
Hangi mekâna, hangi zamana aidim? Kimin tarafındanım? Kazanan ve kaybedenlerin olduğu bu sahnede, neye sevineceğim? Bunu da bilemiyorum doğrusu.

İnsanın aidiyeti hem zamanadır ve hem de mekânadır. İçinde bulunduğum mekânı hangi zamanın devamı olarak kabul edeceğim ve diğer mekânları hangi zamanın devamı olmaya mahkûm edeceğim. Gönlüm yer yüzü coğrafyasının hangi mekanı ve medeniyeti için çarpmaya devam edecek?
“…İşte o günleri, biz onları insanlar arasında döndürür dururuz…(Ali-İ İmran/140)” ayeti düşer zihnime. Günleri/durumları/imkanları… neden insanlar/toplumlar arasında döndürür ki! Bazen ona, bazen ona…

Bunu anlamak için dünyadan/insanlardan/toplumlardan uzaklaşıyor ve yukarıdan bakmaya çalışıyorum. Tabiri caizse insanlığın Allah katında nasıl göründüğünü merak ediyorum.
Acaba Rabbimiz dünyaya nasıl bakıyor?
Medeniyetlerdeki ilişki, savaş, değişim, dönüşüm, kazanma, kaybetme durumunda Allah için değişen bir şey var mı?
Taraf tutuyor mu?
Mesela O’nun için Doğu-Batı
Eski-Yeni
Biz-Onlar
Medeni-İlkel
diye bir ayrım var mı?
Hangi tarafın tarafında?
Özellikle kazanmalarını istediği bir coğrafya ve taraf var mı?

Tarihi geriye doğru sardığımda, hepsine tebliğ, davet ve teklifte bulunduğunu görüyorum. Her dönemde sırayla birine sıra geliyor. Hatta aynı anda farklı yerlere farklı görevliler gönderiyor. Hepsine aynı vaad, aynı müjde… Ne eksik ne fazla. Hepsi ile ayrı ayrı ilgilenmiş yine tabir caizse. İnsanlık içindeki bu deveran, hem mekânsal hem de zamansal olmuş.

Bütün tarihi, bütün coğrafyaları ve bütün medeniyetleri bir eteğe resmedin ve bunu giyenin kendi etrafında Mevlevi misali döndüğünü hayal edin. Ayrı ayrı desenler, renkler tüm eteğe kimlik ve kişilik kazandırıyor.

Tüm bu renkleri ve desenleri, tüm insanlığı ve medeniyetleri zerresine varana kadar aynı anda görmek ve idrak etmek nasıl bir şey çok merak ediyorum.
Aslında merak ettiğim başka bir şey daha var. Kanada’da, Norveç’te, Fransa ya da Rusya’da bir Selam ve Esenlik esintisi başlasa ve vahyin “o coğrafyalara uyumlu tarzı” yeryüzüne yayılsa; şaşırır mıyız ve hatta İsrailoğulları gibi “Yeryüzünün varisleri Biz idik ve neden bizim diyarlardan çıkmadı diye hased eder miyiz?”

"Çay, dinlemek ve yazmak olmazsa kendimi kötü hissederim" diye düşünen biri olmak gibi bir serüveni olan biri

Yorum yap