Bu yazı serisi iki bölümden oluşacaktır.
Birinci yazıda Uluslararası Arenada Müslüman Devletlerin Uyum ve Mücadele Sorunu
İkinci yazıda ise Müslümanların İç Cephede, Vatandaşları İle Uyum Sorunu
Uluslararası Arenada Müslüman Devletlerin Uyum ve Mücadele Sorunu
Müslümanlar olarak “düşünme” ile aramızın iyi olmadığı kanaatindeyim. Düşünme parçalar, böler, didikler, dairenin dışına çıkmaya zorlar ve nihayetinde kişiyi farklılaştırır. Genel anlamda birliktelik, belirlilik kaybolur ve bir anlamda var olan düzen bozulur. Bu nedenle düşünme, “Ordu Tipi” devlet yapılanmasına ve Piramitsel Tip organizasyon yapısına da uygun değildir.
Varoluş mücadelesinin verildiği/ verileceği ortamlarda “düşünme” ölüme kapı aralamak olarak görülür. Hayat mücadelesi verirken düşünemezsiniz, sadece gerekeni yaparsınız; birilerine uyarsınız. Dava için, vatan için, millet için, din için, hakikat için ne gerekiyorsa onu yaparsınız. Bu ortamda bazen savaş değil gerekirse ölmek de emredilir.
Bunun doğruluğunu ya da yanlışlığını tartışmıyorum. Bu alan doğru ve yanlış olanın alanı değildir. İşe yarar olanın, işlevsel olanın veya olmayanın alanıdır.
Fakat kaç nesil boyunca sürekli olarak savaşa hazır durmaya çalışabilirsiniz ki? Kaç nesil boyunca sürekli teyakkuzda durabilir, ulu komutanları, Mehdiyi, İsa’yı, Deccali, Ye’cüc ve Me’cüc’ü bekleyebilirsiniz ki? Kaç nesil boyunca sürekli olarak son savaşa hazırlık yapabilirsiniz?
Bunun neden böyle devam ettiği de anlaşılır bir şey. Önce bir idrak tasarlanır ve sonra da bu idrake uygun nesil ve toplum inşa edilir. Dünyaya dair idrakimiz, oluşturmak istediğimiz devlet ve toplum modeline dair idrakimiz yönetim şeklimize yansıyacaktır muhakkak.
İslam Tarihi okumalarında başarı, savaşlarda kazanılan galibiyetlerin ve elde edilen toprakların başarısıdır. Çöküşler ise içte yaşanan ahlaki çöküntünün bedelidir.
Bu başarı örneklerini Asya’dan Avrupa’ya, Viyana kapılarına dayanmaya kadar görmüştük.
Savaş ve mücadele ile yedi kıtayı dize getirebilirsiniz. Düşmanınızın silahı ile onlara denk bir şekilde silahlandığınızda onlarla baş edebilirsiniz. Gündemimizde olduğu şekli ile İran, savaş meydanında gerçekten ABD’yi ve İsrail’i çaresiz bırakabilir. Nitekim bir buçuk milyarlık Müslüman toplumun onlarca yıldır yapamadığını İran tek başına bir ayda gerçekleştirdi.
Düşman cephe karşısında benzer başarılara Emevi, Abbasi ve Osmanlı Devleti de imza atmıştı.
Müslüman aklı, dinin vahyedildiği çağın da etkisi ile uluslararası arenada mücadeleyi savaş üzerinden algıladı, tasarladı; hatta tanımladı.
Tarih boyunca İslam devletleri uluslararası arenada diğer devletlerle ya barış içinde yaşadı, ya onlardan Müslüman olmalarını istedi, ya cizye-haraç vermelerini talep etti ya da savaş meydanında mücadeleye tutuştu. (Tabi ki sadece Müslümanlarda değil, tüm dünyada işler böyle yürüyordu.)
Avrupa merkezli yaşanan gelişmeler (Felsefe-sanayi ve savaş sanayi başta olmak üzere) ve ABD’nin önemli bir aktör olarak devreye girmesi ile birlikte Müslüman aklın alışkın olduğu birçok şey değişti. Bu değişimleri yakalamakta yetersiz kalmanın yanında, algılamakta ve analiz etmekte bile yetersiz kaldı. Günümüzde uluslararası arenada farklı birçok yeni parametre ortaya çıktı. Dengeler bu parametreler üzerine kuruldu.
Mücadele alanında sıcak savaş, yerini soğuk savaşa bıraktı. Hatta günümüzde soğuk savaşın da ötesinde yeni mücadele şekilleri ortaya çıktı.
Sıcak savaşların en yıkıcıları olan 1. ve 2. Dünya savaşları eski Müslüman devletlerin dağıldığı ve bir güç olmaktan çıktığı dönem oldu. Ardından ABD ve Rusya arasında (Kapitalizm-Komünizm/ Sosyalizm) iki kutuplu soğuk savaş dönemini Müslümanlar kontrol edemedi. Burada taraf olmaktan ziyade maruz kalan ve bir tarafın gölgesine sığınmak zorunda kalan pozisyonuna düştüler. Süreci analiz edip anlamaktan ziyade yıkıcı sonuçlarını azaltmaya dair güvenlik politikaları uygulandı. Aslında asıl strateji, diğer devletlerle uyum içinde yaşamak ve savaşı vatandaşına karşı vermek üzerine kuruldu. Devlet gücünü eline almak/elinde tutmak isteyen kesim diğer kesimleri sindirmeyi tercih etti. Bütün enerjilerini içeriye veren yönetim ve organizasyon kesimi dışarıda meydana gelen gelişmelere, değişimlere sağır ve kör kesildi.
Nihayetinde ne soğuk savaş döneminin parametrelerini anlayabildiler ne de soğuk savaş sonrası yeni dönemin parametrelerini anlayıp ona göre hareket edebildiler. Şu aşamada bunları analiz edecek bir bilince, birikime ve görgüye de sahip değiller zaten.
O nedenle güçlü silahlara sahip olup sıcak savaş alanında başarı kazansa bile sıcak savaşın olmadığı bir ortamda ne yapacağına dair bir deneyimden, bilinçten ve stratejiden mahrum durumdadır Müslüman devletler.
Diyebilirim ki, birkaç yüzyıldır düşman hamlesine/stratejisine göre sürekli bir strateji geliştirmek ve hamlede bulunmak ihtiyacı hissediyor. Karşı devletlerin ve blokların hamlelerinin sonuçlarını yaşayıp bazı adımlar atma durumu sahip olduğu tek deneyim/yöntem halini almış durumdadır.
Birleşmiş Milletler’e karşı İslam İşbirliği, NATO’ya karşı İslam Devletleri Ordusu (İslam NATO’su), G7’ye karşı D8, ABD dolarına karşı İslam Dinarı, Şanghay İşbirliği Örgütüne (ŞİÖ) dâhil olmak vb. projeler üretilmektedir.
Fakat iki şeyi yakalayamıyor veya gözden kaçırıyor.
Birincisi: Ne oluyor da uluslararası arenada sürekli olarak buna benzer yeni parametreler ortaya çıkmaktadır? Ayrıca bu parametreler hangi koşullarda işe yaramakta ve ne kadar sürecektir?
İkincisi: Müslüman devletler bu hamlelere karşı yeni bir hamle geliştirme süreci içine girdiklerinde, düşmanın üretmiş olduğu hamlelerin son kullanım tarihi gelmiş ve yeni kararlar alınmış olabilir. Genelde de böyle olmaktadır. Bu yeni parametreler ve yeni hamleler ortaya çıktığında Müslüman devletler sürekli olarak boşluğa düşmektedirler.
Bu nedenle kurdukları işbirlikleri, aldıkları kararlar, uyguladıkları tedbirler, verdikleri tavizler ve aldıkları imtiyazlar anlamsız olmaktadır.
Uluslararası arenada bu şekilde sorun yaşamasının nedeni de bana göre nasıl bir devlet olduğu ve nasıl bir toplum inşa etmeye çalıştığı ile ilgilidir.
Ne olduğunuz belli değilse ne yapacağınıza karar veremezsiniz.
DEVAMI DİĞER YAZIDA…
