Bir dönem şehirlerarası otobüs yolculuklarında, seyahatin bir kısmında kaptan ve muavinimizin inisiyatifinde orta koridorda bulunan bir veya iki televizyonda film gösterimi olurdu. O dönem tekli koltuklar ve bireysel ekranlar henüz yoktu.
İzlenen filmin duygu durumuna göre yolcuların hep birlikte hüzünlendiğine veya kahkahalar attığına şahit olduğumuz sıcak ve samimi yolculuklara tanık olurduk. Hatta öyle ki yaptığımız yolculuğun sonunda bir veya birkaç arkadaşlıkla ayrıldığımız da olurdu.
Şehirlerarası yolculuklarımızdan birinde, kaptan ve muavinimizin bizim için gösterime uygun gördüğü “Vizontele” yayınlanıyordu.
Filmde, kasabanın orta yerinde bulunan sinema ile yeni gelen aygıt, yani televizyonun savaşı gözler önüne seriliyordu adeta. Açık hava sinemasında ahalinin bir arada izlediği, beraber ağlayıp beraber güldüğü film sahneleri; bu atmosferde doğal olarak oluşan sıcak manzarasıyla içimizi ısıtan kültür ile televizyonun insanları bireyselleştirip evlere hapsettiği kültürün savaşını izliyordum sanki.
Bu savaş da haksız değildi.
Geldiğimiz noktada zaman içinde bu aygıtın girmediği hane kalmadı desek yeridir. Bu aygıt vasıtasıyla üretilen dizi, film ve diğer içeriklerin kültürümüze, değerlerimize, anlam dünyamıza, toplumsal ve bireysel gelişimimize öylesine yoğun katkılar sağladığını söylemek mümkün ki; göz acıtacak cinsten.
Ailece izlemek için adeta “usta kumanda kullanıcısı belgesi” almak gerekiyor desek abartmış olmayız.
Hal böyle olunca, “Bir dakikanın uzun, bir saatin kısa olduğu” zaman algımı geliştirdiğim kitaplığımın olduğu odaya, fanusuma çekiliyor ve film çekmeye karar veriyorum.
Film dediysem; plato, stüdyo, senaryo ve senarist gibi maliyetli işler değil… Yayına hazırlanan film, düşüncelerimizin tezahürü.
Yayın hayatımda başarılar diliyorum kendime. Tebessüm ettiğinizi görür gibiyim. Ama bizim oralarda çoğu şey kendine yapılır; “Çay içiyorum kendime” gibi.
Başarı da ne menem bir şey? Modern günlerde çoğumuz onun peşinden koşuyoruz. “Başarı, başarmak nedir?” diye düşünüyorum birden.
Zihnimde şu söz yankılanıyor:
“Sadece vasiyet yazmak istediğinizde bir noktayı kavrarsınız: Sahibi olduğunuz şeylerden pay almayan tek kişi sizsinizdir.”
İtidalli olmak gerekiyor anlaşılan.
Gözlerimi kapatıyorum; çekimler ve film devam ediyor.
Kasabaya bu defa teknoloji geliyor.
Film, adeta “Vizontele”’nin devam filmi gibi…
Daha önce kasabaya gazete geldiğinde, çoğu zaman olaylar çoktan sonuçlanmış oluyordu.
Kasabaya gelen teknoloji ise hayatlarımıza bomba gibi düşüyordu.
Zihinleri çevreleyen, etkisi altına alan algoritmalar… Her şey sanaldı.
Artık haberler, daha olmadan geliyordu.
“Olmadan” diyorum; çünkü önce zihinler hazırlanıyordu olacak olanlara. Zihinler hazırlandıktan sonra geriye sadece kabullenmek kalıyordu.
Bu aygıt, birey birey, hane hane etkisi altına alıyordu insanları.
Veriler ve incelemeler, kardeşlerimizin üzerinde kriminal vakalara varan etkilerinin olduğunu gösteriyor. Yakın zamanda İzmir’de karakola saldırı gerçekleştiren gencin vakası incelendiğinde, sıkıntının ne denli derinlikli olduğu gün yüzüne çıkıyordu.
Kardeşlerimizi ve bizleri bu büyük aygıtın insafına bırakmak büyük bir insafsızlık olur.
Peki, bu büyük aygıtla sürdürülebilir bir hayat mümkün mü?
Ne yapmalı şimdi? Devam filminde de televizyonun gömüldüğü gibi onu gömmek mi gerek?
Filmimizde mutlu son olmayacak anlaşılan.
Bu sebeple çıkış yolunu okurlarımızın zihnine emanet ediyorum.
Kalın sağlıcakla.
