Efendim artık her camia ve cenah tarafından bilinen argümanlar var elimizde. Hayatımızın bir şiarı, vazgeçilmezi onlar. Hoş gerçi şiar olmaktan çıktılar artık evimizde hanemizde ve hane içerisinde bireylerde olmayan yok.

Hayır hayır televizyondan, telefondan bahsetmiyorum. Telefon ve televizyon özelinde bize sunulan altın tepsi ve onun dayattığı hayata dikkat çekmek istiyorum. Bir dönemin “Televizyon gavur icadı, fotoğraf çekmek haram” diyenlerden de bahsetmek istiyorum. “Efendim bu bir endüstri ve kabul edin ya da etmeyin yeni hayat buradan akış sağlayacak” denildiğinde, “harama bulaşmayın” diyenlere de dokunmak istiyorum. Harama bulaşmayanlarımız şimdi milyon milyon takipçili YouTube kanallarına sahipler. Ha özel tv kanalları da var tabi hem de güllü laleli.

Şimdi gelelim asıl konuya. Bizim hayatımıza giren her öge nedense bizim aleyhimize cereyan ediyor. Biz hiç mi sevilmiyoruz ya da tüm Dünya’nın derdi biz miyiz? Bunu bilmiyorum ama kökler sağlam olmayınca ya da bir sonraki nesle kültürel köklerini aktaramayınca dejenere olmaya, asimile olmaya çok müsait bir toplum haline zamanla dönüşüyorsun.

Halk arasında popüler olan; milletimize saldırıyor! “Aile-kültür birlikteliğini bozuyor, pedofili üretiyor, LGBT sapıklığını ayan ediyor” denilen Netflix… Ya da milyonlarca kanalın olduğu, içeriklerin bile (izleyiciler tarafından) tahayyül edilemeyeceği kocaman bir mecra: YouTube… Müzik görsellerinden abidik gubudik bir sürü videoya dek her şey var. Çay nasıl karıştırılırın bile videosunu çekmiş adam. Örneğin; Netflix’te, Belçika ve Fransa yüzünden Ruanda da yaşanan katliamı anlatan filmi (Hotel Ruanda) bulamazsınız. Ya da mesela İtalyan sömürü zihniyetini ayan beyan ifade eden, Ömer muhtarı anlatan, Ömer muhtarın hem silahlı mücadelesini hem de torununa okuma yazma öğrettiği sahneleri olan Çöl Arslan’ı filmini bulamazsınız. Arama butonuna “çöl arslanı” yazınca Irak’ın Necef’indeki, Felluce’sindeki çöllerde Amerikan sniperlarının çocuk vurmamak için nasıl terlediğini anlatan film önerileri ile geçiştirirsiniz zamanınızı. Ya da Amerika’nın Vietnam’da nasıl çamura saplanmadığını anlatan yüzlerce filmle karşılaşırsınız. Netflix propaganda amaçlı mı kuruldu, hayır, ancak LGBT lobisi finans desteği sağlıyor. Ya da Yahudi katliamını ele alalım. 2. Dünya savaşında Yahudilerin yaşadıklarını anlatsınlar diye mi kuruldu, hayır, ancak Yahudi lobisi finanse ediyor. Buradaki bu ayrımı iyi görmek lazım diye düşünüyorum. Örneğin 80’li 90’lı yılların Türkiye sinemasını düşünün ya da günümüz dizilerini kendi aile hayatınıza dem vurarak izleyin. Evde ayakkabı ile mi dolaşıyorsunuz? Ya da kızlarınız, oğullarınız Bebek’te, Florya’da (Yeşilçam dönemi meşhur konumlar) hep bir partideler mi? Bakın mesela son dönem Türk sinemasının geldiği nokta tarihi dizilerle biraz sükse kazandı. Beğenilir ya da (kötü) eleştirilir ama dünyadaki yansımalara bakalım: Katar, Kuveyt gibi sıcak memleketlerde adam Türkiye hayranlığından börk giyiyor. Bu denli yakın takip edildiğimizi düşünürseniz, diğer dizilere bakınca bizi yengesinde gözü olan, her akşam yemeğinde sıcak şarap içen, viskiyi buzlu seven bir millet olarak bilecektir bittabi.

Bizim kız henüz bilgisayar oyunu çağında değil. Yani yönetebileceğim bir dönemde şuan, dolayısıyla sıklıkla sanat müziği ve halk müziği dinliyoruz kendisi ile. Tabi duamdır; ileride benim saçma gördüğüm müzikleri dinlemez inşallah. Ama çevremdeki gençlerden ya da çocuk yakınlarımdan biliyorum bilgisayar oyunlarını ve oynadıkları oyun içeriklerini. Efendim çok değişik ve geniş bir Dünya. Bilmeyen için kocaman bir dehliz, Girerseniz çıkamayacağınız… Bu zamanın çocukları için gayet kolay zira onlar içine doğdular. Tablet oyunu var mesela: Sniper 3D. Bölüm atladıkça bölgeniz değişiyor. Atlaya atlaya Ortadoğu’ya geliyorsunuz. O zamana kadar normal rehine operasyonlarında ya da hırsız kovalamacasında görev yaparken artık Ortadoğu’da savaşırken sakallı, takkeli, cübbeli teröristlerle karşılaşıyorsunuz. Çarşaflı ya da kapalı kadınlar rehin alınıyor. Bir cami avlusundan çıkan terörist, “aranıyor “levhasında. Ya da bombalı aracı durduramazsan pazara girecek. Her şey senin elinde.

Ah benim koca koca ülkemin koca koca âlimleri; ya da devlet ricalinin üst mertebesi. Yahu mutlaka denk gelmişsinizdir. Selçuk Bayraktar’ın bundan on yıl önce (belki daha fazla) bir videosunda “efendim bana imkân versinler bakın neler yaparız Türkiye’yi uçururuz” dediği videolara bakın. Şimdilerde yeteri kadar güç tahsis edildi bakın ürettikleri ile Ortadoğu’da dengeleri alt üst etti. Bu bir başarı mı? Hem de ciddi bir başarı. Bizim (bazı filmler hariç) çöplük olmuş olan sinemamız SİHA’lardan daha az değerli değil. Ya da tv dizilerinde anlatılan Türkiye portföyü İHA’lardan daha az değerli değil. SİHA-İHA değerli evet ama bu saydıklarım da popüler kültür yayımında, aktarımında en az İHA-Siha kadar değerli. Savunma sanayiinde söz sahibi olup kültür aktarımında söz üretememek ya da etik dışı kültür varetmek yok oluş göstergesidir.

Neden benim o koca koca alim dediğim milyon milyon takipçi kasan insanlar çıkıp da bunları anlatmazlar? Neden Türkiye ve dâhi gençlerimiz sadece tüketmek için bilgisayar başında oturur. MEB’in bu konuda yaptığı birkaç çalışma var, BİLSEM gibi ama daha iyi olur inşallah. Ya da spor bakanlığının yetenekleri taraması gibi çalışmaları var. Neden kültür edebiyat dalında da olmasın? Yahu mesela Pubg adlı bir oyun var. Biz neden yerli oyun yazılımı yapamıyoruz?Mesela koy balkan savaşlarını, er olarak başla, bölgede ilerledikçe albaylığa kadar yüksel. Hem bu vesile ile bölgeyi tanı, savaş tarihi öğren, hayal de olsa balkanları kaybetme. Ya da Çanakkale savaşını koy mücadele et. Uçak seni yukarıdan Kilitbahir’e atsın, topçu bataryalarının başına geç bir kez daha düşmana geçit verme seyit onbaşı ile beraber çarpışın mesela.

Efendim konu uzar gider, yazı başlığına dönecek olursak; kültür endüstrisi Adorno’nun kullandığı ve geliştirdiği bir tabirdir. Genellikle Marksist bir yaklaşım içerisinde bulunan bu düşünce, kültürlerin metalaştığını ve tek tip kültür modelinin yaygınlaşacağını söyler ve bu durumun tek tip insan modeli çıkaracağını öngörür. Ciddi bir öngörü ancak burada en çok zararı yine biz gördük. Kültürel özgürlüğe erişeceğiz derken sağlam köklere sahip olmadığımızı fark bile edemedik. Toplumumuzun içerisinde tek tip insan modeli var oldu. Zaten açık pazarız. Sonra otururuz Netflix karşısına “vaay naziler de nasıl soykırım yapmış bu Yahudilere ya” deriz ve kültür endüstrisinden bir adet daha dozajımızı alırız.

Avatar

Yazar, çayı sever, evli ve bir kız babası.

Yorum yap