Biz Meşhed’den Nişabur, Sebzevar, Goçan, Şirvan’a doğru seyahat hayalleri kurarken dostumuz ısrarla bizi Tahran’a geri çağırıyor. Davetli olduğumuzu söylüyor ancak neye davetli olduğumuz hususunda bir bilgi sahibi değiliz. Davete icabet gerek diyerek uçakla geldiğimiz Meşhed’den otobüsle Tahran’a dönüş yapıyoruz. 

Gece yarısı otobüsümüz Tahran istikametine hareket ederken; bu seferde de gidemeyeceğim yerlerin üzüntüsü beni sarmış durumda. Bize Goçan, Şirvan, Gülistan bölgelerinde has Kürtlerin yaşadığı ve buraların önemli oranda bir Kürt kültürü barındırdığı söylenmişti. 

Seyahatimizin en sakıncalı bulduğum kısmına yetiştik. Şuan bunları yazdığım halde paylaşıp paylaşmayacağım hususunda tereddütlüyüm. Bu konuları ilmi cihetten kendimi iyi hissettiğim zamanlar için saklamak fikrindeyim. Ancak haddimi aşmadan manzarayı arz etmek de bir kabahat olmamalı. 

Tahran’da dostumuzun evinde kahvaltıdan sonra bir süre muhabbet ettik. Ardından öğle namazı için Parkê Hunermendan yakınlarındaki camide namaz kılmak için çıktık. Namazdan sonra davetlisi olduğumuz Molla, kibar parlak bir genç ki hukuk üzerine doktora yapıyor ve sevgili Muhammed Rıza Nuri Bey ile beraber caminin teras katına çıktık. Sanırım burası misafir ağırlamak, okumak ve ilmi çalışma yapmak için düzenlenmiş bir mekan. 

Yemek masasında hoş muhabbet eşliğinde hal ahval soruyor, tanışıyoruz. Öğle yemeğinde yine klasik İran safranlı pilavı,  safranlı tavuk şiş ve adana usulü şiş kebap var. Bugün var yarın yok diyerek kendi payıma düşen kebaplara ilaveten takva ehli az yiyen arkadaşların da paylarından biraz yiyorum.

 

Evinde misafir  olduğumuz Emin Abi  soruyor:

  • İran ve Şialar hakkında sormak istediğiniz bir  sorunuz varsa burası bunun için müsait. Kafanıza takılan bir husus, ya da öğrenmek istediğiniz bir konu varsa sorabilirsiniz. 

Davet sebebi  böylece anlaşılmış oluyor. Bize bir şeyler anlatmak istiyorlar. Davalarını tebliğ etmek,  davalarına davet etmek istiyorlar. 

Gayet tabii. Bu insanın insana mesajıdır. Aslında son derece hoşuma giden bir davranış. Bu her dinden, her mezhepten, her davadan, her dert sahibinden ve her inanandan tebliğini dinlemek en doğru olandır. Bu her gruptan insanın hakkıdır. Tolere etme, medenice dinleyebilme pek az insanda bulunan bir meziyettir. 

İnsan aklından korkar mı, kendi vücudunun bir azasından, mesela kalbinden korkar mı? Korkmuyorsa her birini bir  zindana hapsetmek niye? Meziyetlerimizi, Allah’ın bahşettiği marifetleri, duyularımızı; akıl, vicdan rehberliğinde müspet manada kullanmayı Allah emrediyor. 

  • Efendim, biz bir soru düşünmedik. Bu konuları iyi bilenlerden olmasak da merak ettiğimizi ifade etmeliyiz. Siz anlatın biz dinleyelim, olur mu? 
  • Olur!

Yemek masasından kalkıyor, oturma grubunun olduğu koltuklarda yerlerimizi alıyoruz. Parlak, düzgün, kibar bir beyefendi olan genç adam söze başlıyor. Kendisinin hukuk dalında doktora öğrencisi olduğunu öğreniyorum. Kendisi ile muhabbetimizde Türkiye ile ilgili sorular sormuş, daha sonra Din’in yaşanabilmesi için mutlak anlamda Devlet’e ihtiyaç duyulduğunu anlatmaya çalışmıştı. 

Maide Suresi 67. Ayet ile konuya giriş yaparak Gadir-i Khum Hadisesini anlatmaya başlıyor. Biz de anladığımız kadarıyla Seyda’ya tercüme ediyoruz. Biz arada sorular soruyoruz, o da konu bütünlüğü içerisinde cevaplar vermeye çalışıyor. Bu anlamda Seyda’nın sorup, konuşma aralarında yakaladığı ince noktalar takdir topluyor. Tekrar anlatma azmine girişiyorlar. Konunun esası “İmamet” ve bu hakkın Hz Ali’ye ait olduğu. Şialar bu hakkın gasp edildiğini ve gerçek inananların Hz Ali ve Ehli Beyt’in 12 İmamına tabi olması gerektiğini düşünüyorlar. 

Bu minvalde soru, cevap, konu, izah ile muhabbet dönüp duruyor. Yeni şeyler duyuyoruz. Döndüğümüzde yeni araştırmalar üzerine merakımız pişiyor. Vakit ciddi bir mesafe kat edince aynı nezaketle ve kibarlıkla vedalaşıyoruz. Muhammed Rıza Nuri ağabey numaramı alarak akşam bizi tekrar görmeye geleceğini söylüyor. Tekrar ev ortamına çekiliyoruz. Akşam olunca arayıp yanımıza geliyor. Bana ve Seyda’ya birer fincan hediye ediyor. 

Bir gece saat 23,00 civarında Seyda ile Tahran caddelerinde yürüyüş yapmak istiyoruz. Parkê Hünermendan’dan başlayarak başbaşa önemli konularda istişare etme, dertleşme fırsatımız olmuş oluyor. Muhabbet sıcak olunca yürüdüğümüz yolun hesabını da unutuyoruz. 

Bir ara abim arıyor. Bir süre Türkiye-İran arasında kurduğumuz bağlantı üzerinden muhabbet dönerken çok geçmeden Avrupa’daki abimi de aynı muhabbetin içine alıyoruz. Epey konulardan konuşmuşuz. Ama konu nereden geldi ise abimin bir arkadaşı ona şaşkınlıkla demiş ki “Siz muharrem ayında da düğün yapar mısınız? Bizde muharrem ayında düğün olmaz!” 

O noktada duraksadım. Düşündüm ki biz hem Kur’an ile hem Hadis ile sevilmesi emredilen ve muhabbeti emanet edilen Ehli Beyt’e karşı pek bigane imişiz. Seyda’ya dedim ki ‘Vallahi bir düğün yapacaksam asla muharrem ayında yapmam. Şuan bu düşünce hissiyatıma öyle bir dokundu ki muharrem ayında artık bir düğüne icabet etmek de istemem!’ Seyda, ‘evet haklısın. Bize de yakışan bu ince düşüncedir’ dedi. 

Şimdi bana deseler “kalbindeki insanların muhabbetini sırala!”

Hz. Muhammed daima ilk sıradadır. 

O Sevgiliye binler kere feda olayım.

Anam, babam, ciğerparelerim… 

Ben ve her şey… 

Hadi realiteye gel, doğru söyle; değer mi? 

Yani bir tarafta ciğerparelerin olan çocukların, diğer tarafta Sevgili Peygamberin! 

Değer mi?

Vallahi de Billahi de Tallahi de değer… 

Kıyamete kadar bütün zürriyetimiz de feda olsa

Bu arzu ettiğimiz en büyük şereftir.

Ki biz şerefin zerresi için hayatın kürresini feda edenleriz. 

Peki ya ikincisi? 

Onun da son derece net bir tahtı vardır kalbimde. 

O Ali’dir. 

O Ali-i Veliyullah’tır. 

Peki ya üçüncüsü kimdir? 

O Huseyn’dir. 

Şehidlerin Seyyid’i, 

O Elif (ا) kametli bir şiarıdır Hakk davanın. 

Peki Sıddık’ın, Faruk’un, Zinnureyn’in

Onlar da Ehli Beyt’tendir. 

Öyle şerefli adamlardır ki onlar

Derya misal

Ondan bir damla kopsa

Eksilmez

Nur’dandır bu sevdalar

Biriciktir her biri

Her biri için

Nur üstüne Nur’dur sevdam…

Bu ülkeyi bu anlamlı günlerde gezdim, durdum. Onları seviyorum. Benim sevgilim için, için için ağlayan yüzlerce safi kalp gördüm. Birçoğuna hayran hayran baktım. O kadar güzel seviyorlardı ki. Onları da sevdim. 

Sevgilerin kaynağı Vedud olan Rabbul Alemin’dir. O Allah ki, harika sanatlarını zerreden kürreye aks ettirmiştir. Görünce Mecnun olursun. Yüce bir sevgiyi, benzersiz bir nakışı, orjinal bir duruşu, hoş bir nevayı, müthiş bir asaleti, dehşet bir azameti, ince bir letafeti, narin bir şefakati… Evet kardeşim bütün bunları kainatın Müdebbir’i olan Allah’ın verdiği göz ile yahut kalp ile görürsen!

Evet aynı bu hüsn ile gezdik. Amacımız ihtilafa buradan da bir ses vermek değildir. Ehli Sünnet’ten Şafi Mezhebine tabi bir Müslüman olarak araştırdığım kadarıyla bu hususta ki kanaatim; en güzel ve en müspet değerlendirmelerin Said-i Nursi’ye ait olduğudur. 

Seyahatimizin bundan sonra kalan kısmında üç günlük İsfahan, Şiraz ve tekrar Tahran  üzerinden Türkiye’ye dönüş rotası bulunuyor. Bu üç günü bir yazıya sığdırabilirsem “Karalar Bağlamış Ülkeye Seyahatimiz” yazı dizisi son bulacak. Daha çok şiir, sanat, tarih ve estetik alanlarına bakan yönleri ile kısa ziyaretlere sığması mümkün olmayan bu bölümde susuz aşıklar için getirebileceklerimiz bir katreden fazlası da değildir. 

Yüce Mevlaya emanet olun…

Fadlullah Çelik

1990 Batman/Gercüş doğumluyum. Sosyoloji Lisans, Acil Yardım Afet Yönetimi Lisans, Tıbbi Görüntüleme Teknikleri Önlisans Programlarını okudum. Kürt Toplumu, Kürt Dili ve Edebiyatı, Fars Dili ve İran Toplumu alanlarına ilgiliyim. Kendi Anadilim Kürtçe/Kurmanci ile beraber vatandaşı olduğum Türkiye'nin Türkçesini biliyorum. Farsça artık 3. dilim haline gelmiştir. Evli ve iki çocuk babasıyım.

Yorum yap