Bilenler bilir, belki de yalnızca erkekler bilir ki berbere girdiğinizde birden fazla koltuk ve ayna sizi karşılar. Her koltuğun başında bir berber müşteriyi tıraş eder. Sizde selam vere vere içeri girersiniz ve sıranızın gelmesini beklersiniz. Randevu alsanız dahi bu hep böyle olur. Bir şekilde beklersiniz yani. Ben de berbere girdiğimde ilk koltukta tıraş olan çocuğun, “ağbi faulleri de al” dediğine tanıklık ettim. Buradaki “de” dahi anlamına gelen de gibi bir şey. Yani üstünü aldın, yanları aldın şimdi de faulleri al. Tamam almak zorunda değilsin ama alır mısın yani berber efendi? “Penaltı da aldırayım mı?” diye karşılık verdi, kendisini dünya kupası müsabakasında zannediyor. Al diyorsa al ne var ki. Sırf saçımı tıraş ediyor diye böylesi insanlara selam vermekten rahatsızlık duyuyorum. Tıraşım bitince bu adamdan imzalı forma isteyeceğim. Verirse verir vermezse ninja kaplumbağalar.
Sıramın gelmesini beklemek için en kuytu köşedeki sandalyeye oturdum. Berberim çok dakik bir adam, ikiye sıra verdiyse, iki buçuktan önce traş etmez. Niye? İşte, öyle yani. Onu sorgulayamazsın, cevap hazır çünkü. “Berberini değiştirebilirsin ama benim kurallarımı asla.” Tam bir taş devri adamı. Fred Çakmaktaş gibi.
Çalışan çırak bahşiş koparmak için: “Çay içer misin ağbi?” diye sordu. “Teşekkür ederim” dedim. Bön bön baktı, anlamadı herhalde. Ben açıklayayım Türkçesini. “Teşekkür ederim yani istemiyorum, gerek yok. Şu an canım çay içmek yerine bir an evvel tıraş olup gitmek istiyor, neresi olduğunun bir önemi bile yok. Belki delirip bir dağın başına çıkmak en muazzam eylemdir hepimiz için. “Baktım hâlâ devam ediyor: “Bakma la boş boş!” dedim. Silkinerek: “Gözüm dalmış ağbi” dedi. Çıkardım bahşiş verdim ne yapayım, belki gider havuç alır da gözünün dalgınlığına iyi gelir.
Dükkanın ortağı berber Hüsamettin tıraşını bitirip yanıma oturdu. Nasılsın, hayat nasıl gidiyor sorularına yuvarlak cevaplar verdikten sonra başladı dert yanmaya: “Bu ekonomi ne olacak böyle, küresel krize girdik resmen, ülke hiç iyiye gitmiyor, en ucuz peynirin kilosu üç yüz lira…” Bu arada ekonomiden gram etkilenmeyen tek meslek grubudur berberler. Altın on kuruş artsa, tıraşınıza yüz lira zam gelir. Altın düşse yine tıraşınıza zam gelir. Niye? Çünkü altın düştü. Bu onlar için önemli bir mesele. Mesela felaket bir salgın gelse ve tüm erkekler kel kalsa yine tıraşınıza zam gelir. Dünyada tüm yaşananlar, berberler var olsun diye yaşanıyor. Baktım susacağı yok: “Haklısın ağbi.” dedim. Haklı falan da değildi bu arada. Yalandan öyle söyledim, tartışma çıkmasın diye.
Muhabbet muhabbeti kovalarken, (tabi ben sıkılıyorum) yanımıza bir adam geldi. Yandaki müzik eşyaları satan dükkanın sahibi. Üzerinde kazak, altında ava giderken giyilen komando pantolonu, omuzlarda pantolon askısı, göbek dışarda. Yanımdaki berber ortağına: “İyi ki almışım parayı” dedi, “Acayip zengünüm.” (Konunun ne olduğunu bilmiyorum) İçimden diyorum ki: “Defol git, on metre ileride Türkçeyi katlet!” Tabi gideceği yok, şov yapacağı biri var karşısında, o da benim. Sanıyor ki, varlığımı anlatırsam göz bebeklerinin büyümesinden zevk alırım. Bu yüzden sürekli rakam artırıyor. Önce 200 binle başladı konuyu anlatmaya, sonra bir milyona kadar çıktı. Her söylediği rakam sonrası gözlerimi kontrolden geçiriyordu, etkilenecek mi diye. Bilmiyor ki para denilen meselenin sınavını on dokuzumda verdim. Ömrünüzde parayla sınanmadıysanız 300-500 binler acayip muhteşem rakamlar gelir size. Ama bil ki sayın zengin efendi dünya böyle bir yer değil. Nasıl bir yer olduğunu ben de bilmiyorum ama emin olduğum bir şey var o da böyle bir yer olmadığı.
O sırada benim berber: “Hoşgeldin” dedi. Yeni gördü herhalde öyle sessiz adamım. Issız adamdan sonra dünya sürüm güncelledi. Benim gibi kuytu köşelerin sessiz insanları türedi toplumda. Kafa salladım sadece, “Gel otur.” dedi. Saate baktım 14.30, dakik bir adam olduğunu söylemiştim. Nasıl keselim dedi, sanki çok dinleyecek. Şimdi diyeceğim ki yanları kısalt cart curt, “Halka hizmet vatana hizmet ama sizde suyunu çıkarmayın.” diyecek. Bıktım bu adamdan. “Nasıl biliyorsan öyle kes.” dedim. “Haaa şöyle!” dedi. Böyle böyle yola getirecekmiş müşterilerini. Sekiz yıl önce plan yapmıştım, alnının ortasına kafayı koyacaktım. Sanırım o günkü planlarımı tekrardan gün yüzüne çıkarmalıyım.
Berberden çıkınca klasik rutinim olan cam bardakçıya doğru ilerledim. Aslında oranın adı cam bardakçı değil. Züccaciye gibi bir yer veya bir milyoncu da olabilir. Ama bir TL’ye bir şey bulamayacağımdan adı benim için daha çok cam bardakçı. Bazen tıraş sonrası gidip bardak almayı severim. Bazen kulplu, bazen ince belli, bazen kristal camlı. En iyileri orada var çünkü. Yani hobi gibi düşünün, alsam da olur almasam da olur ama alsam iyi olur gibi bir şey. İçeri girdiğimde şat bardağı kadar küçük kulplu bardak gözüme çarptı. Öyle severim üç yudumluk bardaklarda çay içmeyi. Ortalı yaşlarımda türedi bu huy damarlarımda. Bu duruma ilk su bardağında çay içenlere şaşırmakla başladım. Sonra git gide porsiyonu küçültmeye başladım. Kulplu çay bardağından, ince belli çay bardağına. Ondan da şat bardağına işte. Her şey kararında güzel diye bir söz var ya işte onu kim demişse yalan. Her şeyin azı güzel. Belki de hayatın güzel şeyler az olacak paradoksu böyle düşünmemi sağladı. Neyse işte şat bardağını vitrinde en üste koymuşlar. Satış personelini çağırdım: “Bu bardakların devamı nerede?” Aradı, taradı bulamadı. En altta altılı seti eline alarak: “Böyle almak ister misiniz?” diye sordu. “Olur” dedim. Baktım ikisi kırık, kalan dördü şaibeli, başka da yok. “Kasadaki bayana söyleyin kırık bardaklar için fiyattan düşsün.” dedi. Bu hayatta sağlam olmayan her şeyi fiyattan düşerler. Bizim de bir piyasamız olsa beleşe alırlar herhalde. Ruhumuz tepeden tırnağa kırık ve çatlaklarla dolu. “Gerek yok” dedim. Perişan edilen her şey bizimdir ne de olsa.
İşime yarar başka bir şey bulabilir miyim acaba diye etrafı süzerken, (çorba kepçesi mesela) kırk küsür yaşlarında bir kadının bana derin derin baktığını gördüm. İlk başta kafamı öne eğdim. Bu hareket acil durum anında felaketi üzerinden atma halidir. Yani psikoloji dilinde karşılığı böyledir. Şimdi işin ehli birisi bu yazdıklarımı okusa: “Ne saçmalıyor bu!” der. Ama en son görüştüğüm ‘insanları tanıma uzmanı’ iletişim dilimin yüksek olduğunu söylemişti. Oradan alıyorum bu özgüveni. Neyse işte sağa sola iki daha bakınıp bir şey bulamayınca, “Gideyim bari çay bardakların parasını ödeyim.” dedim. Kasaya doğru ilerlerken o kadın yanıma geldi:
“15 liran var mı?” diye sordu.
“Var, senin var mı?” dedim.
“Yok” dedi.
“Niye yok ki?” dedim.
Elindeki kolyeyi göstererek: “Şunu alsana.” (Kadın zihinsel engelliymiş)
“Alalım.” dedim.
“15 liran var değil mi?”
“Var, var.”
Kasaya doğru beraber gittik. İşlemler yapılırken avucunda sıkı sıkıya tuttuğu parayı bana uzatıp, “15 liran var mı?” diye sordu.
“Var” dedim.
“Bu parayı al üstüne 15 koy.” (sanırım elinde 85 lira var.)
“Tamam gerek yok o paraya başka bir şey al.” dedim.
“Kolye yüz lira.” dedi.
“Tamam ben alırım bu kolyeyi sana, sen elindeki paraya başka bir şey al.”
“Ne alayım?”
“Eldiven al.” dedim.
“Başka?”
“Bulaşık deterjanı al.”
“Tamam.” dedi.
“Adın ney senin?” diye sordum.
“Kader.” dedi.
“Kader sağ olsun.” dedim. (Berbere gelmeden önce arabanın radyosunda bu şarkı çalıyordu, oradan aklımda kalmış.)
“Olsun” dedi, “On beş liran var değil mi?”
“Bir daha on beş liran var mı diye sorarsan kolye yerine süzgeç alırım bak.” dedim.
“Tamam, tamam.” dedi.
Kasadaki bayanın gözlerinde derin bir gariplik vardı. Şu hayatta ne tuhaf insanlar var bakışıydı, nerede görsem bilirim. Bir de nerede tuhaf insanlar varsa onlar bilir.
Kader: “Allah razı olsun, hızır yoldaşın olsun.” deyip gitti. Çok uçurumun kenarında oldum hiç de Hızır yoldaşım olmadı diyemedim, onun yerine “Kargalar sürüyle, kartallar yalnız uçar.” dedim. El sallayıp gitti. Ben de içimde beş saniyelik bir veda partisi düzenleyip onu uğurladım. O sırada kasadaki bayan teşekkür etti. “Kolye için mi?” diye sordum. “Hayır” dedi. Kaderi tanıyormuş, sürekli bu dükkana gelirmiş, mağazayı şöyle bir dolaşır gidermiş. Bir çok defa çalışanlar Kaderin beğendiği eşyaları hediye etmek istemişler ama kabul etmemiş. İlk defa birisinden bir şey isterken görmüşler onu. “O yüzden teşekkür ederim,” dedi, “onu kırmadığın için.” “Kırılmak bize münhasır” dedim, “daha çok yaz akşamlarında…”
