Mesnevi’den fil hikayesini bilir misiniz? Hani bir gün şehre Hindistan’dan bir fil getirilmişti. O güne dek hiç fil görmemiş olan insanlar, bu garip ve büyük yaratığı büyük bir merakla konuşur olmuşlardı. Fakat fili herkesin görebileceği aydınlık bir yere koymak yerine, karanlık bir ahıra kapatmışlardı.
Halk ahırın önünde toplanmıştı. Ama merakları her geçen an büyüyordu. Sonunda içlerinden birkaç kişi seçildi; içeri girip fili tanıyacak, sonra da dışarıdakilere anlatacaklardı.
Karanlık ahıra girenler, gözleriyle değil elleriyle aramaya başladılar.
Biri elini filin hortumuna uzattı. Uzun ve kıvrak yapıyı yokladıktan sonra:
“Fil,” dedi, “bir boruya benzer.”
Bir başkası kulağına dokundu. Geniş ve yumuşak yüzeyi hissedince:
“Hayır,” dedi, “fil bir yelpaze gibidir.”
Bir diğeri ayağına sarıldı. Sert ve kalın gövdeyi kavrayınca:
“Fil bir sütundur.” diye hüküm verdi.
Bir başkası sırtına dokundu; geniş ve düz yüzeyi hissedince:
“Fil düpedüz bir taht gibidir.” dedi.
Ahırdan çıktıklarında her biri gördüğünden emin, söylediğinden emindi. Fakat söyledikleri birbirini tutmuyordu; çünkü herkes, dokunduğu parçayı filin tamamı sanmıştı. Karanlıkta kalan yalnız gözleri değil, hakikatin bütünüydü.
Şimdi bu hikayeden ne anlamalı?
Belki niyetler iyidir. Eminim herkesin derdi hakikate ulaşmaktır; ama tek başına niyet ve hakikate ulaşma isteği ne kadar yeterlidir?
İnsan aklı ve duyuları sınırlıdır. Mevlana çağlar ötesinden hakikat arayışındaki insana bir fener tutmuş ve hakikatin merkezine kendi bilgini koyma demiştir.
Hakikat sende değil. Hakikat orada, tam ortada. Sen ona yaklaşabilirsin. Ondan bir parçaya dokunabilirsin. Ondan bir parçayı görürsün; ama onu saramazsın, ona bürünemezsin.
Ona büründüğünü söyleyen hakikatten en uzak olandır.
Hakikate yaklaşma çabası her şeyden önce kibirden arınmayı ister; çünkü ilme ulaşan insanın bezinde biraz kibir varsa kendisini hakikatin merkezine koymaya başlar.
Mevlana fil hikayesini bitirirken dikkatleri karanlığa çeker: “Ellerinde bir mum olsaydı filin bütününü görürlerdi.” der.
Demek ki hakikat arayışımızda aydınlığa ihtiyaç var. Hakikat tekeli kurmak isteyeninse karanlığa…
Karanlık ve aydınlığın savaşı bu…
Demem o ki: Ya karanlık ona muhtaç olanlar tarafından besleniyorsa! Güç sahipleri, iktidar sahipleri, dünyayı bir lokmada yutanlar; petroldü, madendi, paraydı, tahttı, minderdi derken adaleti, hakkı, onuru hiçe sayanlar varlıklarını karanlığa borçlularsa…
Belki duymuşsunuzdur. Oxford İngilizce Sözlüğü’nü (OED) yayınlayan Oxford University Press 2025 yılı için “Öfke yemi” veya “Yönlendirilmiş öfke” anlamına gelen “Rage bait” kelimesini seçmiş.
Oxford, “Yönlendirilmiş öfke” terimini seçmesinin nedeninin “manipülasyon içeriklerinin kullanımının son bir yılda belirgin bir şekilde artması ve çevrimiçi etkileşimi şekillendirmesi olduğunu belirtmiş.
HAKİKAT VE MANİPÜLASYON…
Farklı bir medeniyetten Batı’dan Platon hakikati anlama yarasına “Mağara alegorisi” ile değinir.
Bu hikayede de insanlar mağarada karanlıktadır ve gördükleri gölgeleri gerçek sanırlar.
Her iki hikaye de karanlıkla başlar, yani mesele hakikatin yokluğu değildir. Mesele ışığın bilinçli olarak saklanmasıdır.
Oxford’un tabiriyle önüne “Öfke yemi” atılan insan, Mevlana’nın benzetmesiyle düşünürsek, tuttuğu bacağı daha sıkı tutar, tuttuğu kulağı daha sıkı kavrar ve karşımıza sütuncular, yelpazeciler, tahtcılar olarak çıkarlar.
Işığı bilinçli olarak kapatır ve öfke yemini bol bol verirsek ne olur? Yönümüzü dönüp evimiz olan dünyanın geldiği noktaya bakarsak durumu anlarız.
Yönlendirilmiş öfke yani manipülasyon yüzünden insanlar her zamankinden daha fazla hakikatten uzak ve ideolojilerin yaktığı cehennemde yanıyorlar. Dünya kocaman bir balçık kazanına dönüşüyor.
HAKİKAT Mİ? Her şeye rağmen tam da olması gereken yerde bizi çağırıyor.
Vesselam…
