Tesettür her daim tartışmaların odağında bir konu.
Tesettür yalnızca bir kumaş, bir stil, bir başörtüsü ya da bir zorunluluk veya özgürlük karşıtı gibi her zaman bir ayağından tutulup sahipleniliyor ya da eleştiriliyor.
Hâlbuki tesettür hayatın her alanına sızan bir bilinçtir. Bakışımızda, duruşumuzda, kelimelerimizde, susuşlarımızda tezahür eder.
Tesettür, neyin görünür neyin saklı kalması gerektiğine dair derin bir idrak ve saygıdır.
Modern dünyanın teşhir çağrısına karşı kendini korumayı, sınırlamayı, saklıyı kutsamayı seçen bir duruştur.
Tesettür asla yalnızca kadına ait değildir. Bu olsa olsa büyük bir parçanın minik bir kısmıdır. Tesettür insana aittir.
Tesettürün gerçek anlamına ulaşabilmesi için mahremiyet bilincinin tam olması gerekir. Çünkü mahremiyet hem ruhun, hem de bedenin zerafetidir.
Küçük yaşlardan itibaren hem kendi vücudunun hem de diğerinin vücudunun özel olduğunu, hem kendi evinin hem de diğerinin evinin sınırlarını öğrenen; başkasının hayatı söz konusu olduğunda eşelemek yerine: “Bizi ilgilendirmez” deyip mahremiyet perdesini çekebilen bir çocuk, mahremiyet bilincini almış demektir. Böylece hem karşısındakinin hem de kendisinin tesettürünün sınırlarını görür.
Misafir olduğu evde kendine açılmayan odalara izinsiz giremeyeceğini öğrenen çocuk, mahremiyetin ve bağlamında tesettürün ne olduğunu idrak eder.
Görüntü ve gösteri çağındayız.
Her yer sahne, her birimiz ünlüyüz. Özgürlük ve şeffaflık adı altında teşhirci bir kültürün zorbalığına maruz kalıyoruz. Özgürlük maskesi takıp her mahrem alana giren, tesettür perdesini pervasızca aralayan gözetleme cihazlarımızla pornografik bir haz yaşıyoruz. Dünya, bir zamanlar albenisi çok olan “Biri Bizi Gözetliyor” programları gibi.
Değerli düşünür Michel Foucault: “Modern çağda görünür olmanın bir tür denetim ve iktidar aracı olduğunu” savunur. Sosyal medya, reklam dünyası, kapital iktidarın araçlarıdır. Kapital iktidarın en sağlam kaynağı “görünürlük”tür.
Peki tesettürün birinci ayağı nedir? Bakışı yönetmek.
Sadece gösteren tesettürü ihlal etmez; gözetleyen de asıl ihlal edendir. Gözetleyen yalnızca başkasının tesettürünü değil, kendi iç özgürlüğünü de ihlal eder. Çünkü göz, modern çağın en güçlü gözetim aracıdır; yani kapital iktidarın veri toplayan işçileridir. Hayatın bir sirk arenasına dönüştürüldüğü bu çağda tesettür ve mahremiyet kavramlarının kurşun geçirmez zırh gibi, ağır kafes gibi boğucu geldiğinin farkındayım. Vitrinde olmak o kadar janjanlı ki insanlık tarihinde ilk kez fert fert pazarlanan, teşhir edilen, satılan ve buna gönüllü olanlarız. Kapital iktidar sahneyi kurdu, özgürlük pankartını açtı.
İnsan iradesinin kırbaçlandığı bir çağda yaşıyoruz. Yüz yüze karşılaştığımız bir insanı anlık bakışlardan sonra uzun uzun inceleyemeyeceğimizi biliriz ve çoğu insan buna riayet eder. Ancak çoğu insan bunu erdemli olduğu için değil, eleştirilmemek için yapar. Aynı durum özel hayatımızın didiklenmesi için de geçerlidir. Ama kendinle baş başa kaldığın anlarda ve yalnızca sana ait olan birkaç cihazla, ayıplanmanın ve kınanmanın olmadığı dikizleme odalarında; teşhircinin filtre, dikizleyicinin büyüteç kullanma özgürlüğü vardır.
Bu özgürlükten çıksa çıksa faşizm çıkar.
Faşizm genel olarak dışsal bir baskı olarak düşünülür ama bu çağın en değerli düşünürlerinden Byung-Chul Han, faşizmin modern biçiminin içselleştirilmiş olduğunu söyler. “Yani artık bizi ezen bir diktatör değil, eğitimsiz kalmış irademizdir.”
Madem buraya kadar geldik, “içselleştirilmiş faşizme” birkaç örnek vereyim:
-
Daha özgür görünme baskısı
-
Daha özgüvenli görünme baskısı
-
Daha genç görünme baskısı
-
Daha seksi görünme baskısı
-
Daha Batılı görünme baskısı
-
Daha eğitimli görünme baskısı
-
Hatta daha dindar görünme baskısı…
Liste daha da uzar mı dersiniz? Tabii ki. Bu, özgürlüğün kendi içinde faşizme dönüştüğünün göstergesidir.
Sözün özünü değerli düşünür Byung-Chul Han söylesin ve kapatalım konuyu: “Özgürlük yalnızca bireyi serbest bırakmaz; aynı zamanda görünmez zincirler de üretir. Bu zincirler faşizmin en modern ve en sinsi hali olabilir.”
