Antika pazarına gittim bugün. Pazarda her bir nesnenin konuşası vardı sanki; anlatacak ne çok şeyleri vardı kim bilir? Kenarında hafif bir çıtı olan o fincan mesela… Hangi hoyrat ellerde çatladı da buralara kadar geldi? Kırk yıl hatırı olan iki dostun meclisine şahitlik etmiş midir acaba, yoksa yıllarca kimsesiz bir vitrinin garip ve sessiz bir sakini miydi?
Düşündüm; indirimini kovalayıp aldığım o sıradan fincan neden aynı hissi vermiyordu? Pahalı bir etiketi vardı ama henüz bir yaşanmışlık kuşanmamıştı. Bir hafızası oluşmamış, ruhu üflenmemişti adeta. Gideceği yerin duruşuyla, bakışıyla, ona verilen kıymetle şekillenip eskirken güzelleşecekti o fincan. Evet, bu yeni fincanla yepyeni hatıralar biriktirebilmenin ümidi içimi süslüyordu ama yine de hikâyesi olan şeyler hep daha cazip gelir insana. Düşünün, tutması istenen bir diziye bile hiç düşünmeden o büyülü etiketi yapıştırıverirler: “Gerçek bir hayat hikâyesinden uyarlanmıştır.”
Çünkü insan, vitrindeki kusursuz ve soğuk pürüzsüzlükten değil; yaşanmışlığın, yaşanırken alınan o hafif yaraların kokusundan tanır hakikati. Atamız Âdem’in varlık süreci de böyle değil miydi?
Peki ya bizim gerçek hayat hikayemiz nedir? Hepimize kişisel gelişim adı altında dayatılan o ruhsuz, kusursuz ve tek tip şablonlardan mı ibaretiz? Yoksa yaralarımızla, acılarımızla, kırılan yanlarımızla biricik ve nevi şahsına münhasır birer insan mı? Bana kalırsa modern hayat hepimizi o kusursuz tekdüzeliğe zorluyor. Şimdilerde üç beş kişi ya var ya yok ruhun, inceliğin, letafetin peşinde koşan… Biliyorum ya, benim nefsim de bu modern illüzyonun gölgesinden azade değil.
Oysa varlığını onu yaradana atfetmeliydi insan; adının önüne gelen herhangi bir “şey”e değil. Eşyanın ruhu var, insanın da… İnsanın ruhu var, eşyanın da… Sanırım ikincisi daha doğru ve makbul oldu. Her şey insan için ama insan şeyler için nefes alıyor bugün.
Gerçek bir hayat hikayesi kurmak için fincan olup çatlamaya da gerek yok oysa. Kondisyonu düzgün, kendi halinde ve kul olmak hasebiyle hatasıyla, günahıyla var olabilmek… Kusursuzluğun kusuruna erip yola düşebilmek. Vitrinlere konu mankeni olmadan, konunun kendisi olarak şahsiyetli birer insan kalabilmek… Çünkü hayat dizilere sığamayacak ve uyarlanamayacak kadar gerçek; onu izlemek değil, yaşamak lazım.
