Bir analiz olarak “Bir Şeyin Ne’liğini Düşünebilmek/Düşünememek/Konuşamamak…”

Sanırım bir Müslüman yaşama dair şeyleri ancak anlam ve amacıyla düşünebiliyor. Rabbimiz tarafından bir amaca mebni olarak yaratılmış bu dünyada her şey bu amaçla anlam kazanabilir.

Herhangi bir şeyin anlamını bulmak için onun kökenini bulmaya çalışır. Bu anlamı bulmak için de dayanacağı bir referans/tarihsel bir referans arayacaktır.
Bir Müslüman olarak bizlerin “tarihi” ve “inancı” aynı potada eridiği için ister anlamı bulmak için tarihe yolculuk yapsın, ister tarihe yolculuk yapıp inanca dair temellerini bulsun; Müslümanca düşünce için anlam “geçmiştir” ve geçmiştedir. Bizim için “geçmiş” şu anın temelidir.

“Amaç” ve “amaçlılık” ise gelecektir.
Anlamsız ve amaçsız yaşamayı düşünemediğimiz için, hatta anlamsız ve amaçsız yaşamayı haram olarak gördüğümüz için geleceği düşünürken inancımızın maksatlarını göz ardı edemiyoruz.
Bu yakın ilişki nedeniyle geçmiş, şimdi ve geleceği akıp giden düz bir zaman çizgisi olarak değerlendirmiyoruz.
Aslında Müslüman düşünce tarzı anlam ve amaç birlikteliği nedeniyle geçmiş, şimdi ve geleceği bir daire haline getirdiğini; aslında bu şekilde de kendi etrafında daire çizdiğini fark edemiyor.
Bunun böyle olmasının nedeni ise; anlam ve amaç bizi geçmişe ve inanca götürüyor. Geleceği şekillendirmedeki gayemiz ise inancımızın amaçlarını gerçekleştirmektir. İnancımıza dair amaç ve kökleri bulmak için de geçmişe dönmemiz ve geçmişe dair referansları bulmamız gerekiyor. Bu da dairenin tamamlanması ve kendi etrafımızda dönmek demektir.

Ara bir not olarak da diyebilirim ki, öze dönüş ve özden kopmama çabaları/kaygıları nedeniyle bu daire bir elektrikli tel misali çağlar geçtikçe daralmakta ve hareket alanını kısıtlamaktadır. Farklı düşünen, farklı konuşan, farklı fikirler üreten kişilerin çarpıldığı elektrikli bir sınır teli… Bu anlatılanlar, biz müslümanların bir şeyin Ne’liğini düşünmekte zorlanmamızın ve kendi kendimizi tekrar etmemizin sebebi ile ilgilidir.

BİR ŞEYİN NE’LİĞİNİ DÜŞÜNMEK NE DEMEKTİR?

Bir şeyin Ne’liğini düşünmek, O’nu bağlı bulunduğunu varsaydığımız zorunluluklardan kurtararak yeniden düşünmek demektir. Çünkü ya aslında bu zorunluluklar o şeyin kendisi ile ilgili değil de bizim varsayımlarımız ile ilgili ise!..
Devlet yönetimini düşünmeye başladığımız anda zihnimiz hızlı bir şekilde tarihsel referanslarımıza gitmektedir. Toplum olarak tarihsel deneyimlerimiz; hatta bizden öncekilerin deneyimleri düşünmemizin sınırlarını belirlemektedir. Bu sınırları aşmak çarpılmaya neden olmaktadır.

İster Müslüman zihin için olsun ister Doğu toplumlarının algılama şekli için olsun “devlet” ve “yönetim” demek “güç” demektir bizde.
Dışarıda güçlü, içeride güçlü, dediği dedik; özünde sahip olduğu güç ile tüm sorunları hızlı bir şekilde çözebilen, adaleti dahi bu güç ile sağlayan, haksızlıklara bu güç ile engel olabilen, suçluları bu güç ile cezalandıran, aynı zamanda tanrısal bir tarafı olan bir güç ve bu güce sahip devlet/yönetim…
Azametin sembolü olarak padişah, dini bir temsiliyet olarak halife, mümkünse ve hatta bir şart olarak bu iki vasfı kendi bünyesinde bulunduran bir yönetici…

Bir kurum olarak devletin varlığının gerekliliğinin tartışılması muhaldir.
Yetkilerinin sınırlandırılması, yetki ve gücünün organlar arası paylaşılması, bu organlar arası sınırların varlığı ve karşılıklı bağımsızlık düşünmesi zor bir durumdur.
Devlet bizim için aile demektir. Bizim ailelerde baba, yetkisini eşiyle bile paylaşmayı istemez.

Düşünürken tarihe bağlı kalmanın bir örneği de bir yönetim biçimi olarak halifeliği düşünmektir. Çünkü Halifeliği düşünmek ve değerlendirmek aynı zamanda Peygamberliği düşünmek ve değerlendirmektir.
Bunu bir sorun olarak görmemin sebebi ise, halifeliği (Allahın Selamı hepsinin üzerine olsun) Peygamberden, Hz. Ebubekir’den, Hz. Ömer’den bağımsız bir şekilde düşünebilme becerisini gösteremezsek halifeliğin kendisini değerlendirme imkânından yoksun kalırız demektir.
Dini temsiliyetin ve hatta hükmetme yetkisinin, devlete ait yetkilerin tek şahısta toplanmasının imkanı, avantajları, dezavantajları, işlevselliği ve işlerliğini düşünmek ile halifeliği Peygamberden sonra “ilkesel bir şart” olarak düşünmek farklıdır.

Adalet bizim için aynı zamanda Allah’ın hükmünün yerine gelmesi ise,
Eşitlik Allah’ın herkesi farklı farklı yaratması ile çelişik ise,
Adaleti inancımızın, geçmişimizin ve tarihimizin başat bir öğesi olarak değerlendiriyor ve eşitliği ise Batı düşünce tarzının, Batı tipi demokrasi ve cumhuriyet anlayışının bir sonucu olarak değerlendiriyor isek;
Yönetsel ve sosyal alanda adalet ve eşitliği değerlendireceğimiz zaman hak – batıl, doğu – batı çatışmasının içine girmeden eşitlik ve adaletin bizatihi kendisini değerlendiremeyiz.

Bu anlamda bir şeyin Ne’liğini düşünmek ile kastettiğim:
O şeyi tarihsel anlamından ve bağlamından koparabilmek
Bir şeyi parçalamaktan ve ortaya çıkan parçalarla yeniden yapılandırmaktan korkmamak,
Herhangi bir şeyin vazgeçilmez/zorunlu şartlarını ya da şartını yokmuş gibi düşünebilmektir.

BENCİLLİĞİN DAR ALANINDA SIKIŞMAMAK…

Bir dernek faaliyetine, o faaliyeti bizim derneğimizin faaliyeti olması dışında bir gözle bakabilme becerisi…
Bir cemaate ait faaliyetleri, bir vakfın, sendikanın veya siyasi parti çalışmalarını kendimizden ve bize ait oluşundan soyutlayarak düşünebilme becerisi…

Bir şeyde hak sahibi olduğumuzu düşünmeyi, faydalı ve zararlı olanı, iyi ve kötü olanı kendi öz varlığımızdan ve aslında farkında olmadığımız bencilliğimizden soyutlanarak değerlendirebilme becerisidir bir şeyin Ne’liğini düşünebilmek.
Bu bencilliğin kaynağı kişinin kendisini ya da kendisinden olanı dünyanın, ülkenin, coğrafyanın, hakların asıl sahibi ya da asıl sahibinin temsilcisi olarak görmekten kaynaklanmaktadır. İdeoloji ve inanç farketmeksizin kendisini asıl olarak gören her kesim bu bencilliğin etkisi altında kalacaktır.

Varlığın asıl sahibi Allah’tır ve bizler Allah’ın davasının yeryüzündeki temsilcileriyiz…
Ya da bu ülkenin, bu toprakların asıl sahibi şunlardır…
Bencilliğin ve ben merkezciliğin sınırlamalarından kurtulabilirse insan; ancak o zaman bir şeyin kendisini değerlendirebilme imkanına sahip olabilir diye düşünüyorum.

Dini değerlendireceğimiz zaman, din ile kastettiğimiz özelde İslamiyet, Hıristiyanlık, Yahudilik, Budizm v.s. herhangi bir dini kast etmeden sadece dinin kendisini, işlevini, ayakta durmasının şartlarını, güçlü ve zayıf taraflarını düşünebilmektir.
İslamiyeti düşüneceğimiz zaman, halihazırda Türkiye’de ya da başka bir ülkede yaşanan İslamiyet’e mecbur kalmadan geçmişinden günümüze, ortaya çıkış şartlarını, sınırlılıklarını, hitap ettiği toplumun zaaflarını ve güçlü yönlerini, zaman içinde kendisinden kaybolan ve kendisine eklemlenen şeyleri düşünebilmektir.
Aynı şeyi milliyetçilik, ırkçılık, ulusalcılık, Batı tipi ya da Doğu tipi yönetim şekilleri için de düşünebiliriz. Dinin hangi çerçevede ve hangi ön kabuller ile insanı tanımladığını ve konumlandırdığını bilmeden, günümüzdeki insan tanımının din ile neden çatıştığını kavrayamayız.
Aynı şey kadınlık ve erkeklik, cinsiyet ve aile için de geçerlidir.

Sahilde mayosu ile dolaşan birine verilecek tepki ile alt gelir sınıftan birinin orada kilodu ile dolaşmasına verilecek tepki aynı olmayacaktır.

Kız ve erkek arasındaki sevgililik ve cinsel ilişki konusuna verilecek tepki ile çocuk yaşta evliliğe verilecek tepki…

Sarıklı sakallı bir adamın kendisinden 20-30 yaş küçük bir kadın ile evlenmesine verilecek tepki ile zengin bir iş adamının/bir sinema sanatçısının 20-30 yaş küçük bir kadınla aşk yaşamasına verilecek tepki…

Bu ve benzeri saflaşmalar ve değerlendirmelerin farklı olacak olmasının nedeni düşünce tarzındaki kısırlık ve bencilliğin yarattığı darlıktır.

Son söz olarak diyebilirim ki:

Bir şeyin Ne’liğini düşünmek, düşündüğümüz/ değerlendirdiğimiz/ konuştuğumuz şeyin zorunlu (varsaydığımız) şartlarını yokmuş gibi düşünebilmektir.
Varsaydığımız zorunlulukları yok sayarak bir şeyi tartışabiliyorsanız ve hala o şeyi savunabiliyorsanız gerçekten düşünmeyi başarmışsınız demektir.

"Çay, dinlemek ve yazmak olmazsa kendimi kötü hissederim" diye düşünen biri...

Yorum yap