İnsan bir şeyi kendisine ait hissettiğinde bağ kurması/özdeşim kurması, o şeyin taşıdığı anlamı davranışa yönlendirmesi daha kolay olmaktadır. O nedenle onca güzel anne-baba varken kendi anne babamız ile yakınlık kurar ve onlarda gördüklerimizi daha çabuk içselleştiririz. Tarih de böyledir. Kendi tarihimizi daha çabuk kabul eder, olası görür, onun içinde erir ve bütünleşiriz. Tarih ve coğrafyayı birleştirdiğimiz için Türkiye’de yaşayan biri olarak Selçuklu, Osmanlı tarihi duygusal olarak bana daha yakındır ve bu nedenle de bana aittir.
Bu coğrafi ve tarihsel yakınlık nedeni ile önce bu tarihleri (Selçuklu-Osmanlı vb.) merak ederim, onları kendime ait-kendimi onlara ait hissederim. O nedenle önce İran-Mısır tarihini merak ederim de Brezilya tarihini merak etmem.

“Bu coğrafyanın insanı olarak ben” bu tarihin içinde II. Abdülhamit’i, Alp Arslan’ı, Selahattin Eyyübi’yi nasıl gerçek, canlı, bana ait hissediyorsam “doğal olarak” Hz. Muhammed’i, Hz. Musa’yı, Hz. İbrahim’i (Allah’ın selamı onların üzerine olsun) gerçek, canlı, bana ait hissederim. O Peygamberler vasıtası ile yaratıcı olarak Allah’ı daha rahat ve doğal olarak kabul ederim. İçime daha rahat siner. Bu nedenle dini algımı Peygamber, Vahiy, Dünya-Ahiret, Allah ile oluşturmakta sorun yaşamam.
Ancak merak ediyorum bu süreç bir Avrupalı, Amerikalı, Hindistanlı, Avustralyalı için de bu kadar kolay mıdır? Onlar, tarih vasıtası ile ve doğal bir duygu ile kaç tane Peygamberi kendilerine ait hissetmekteler? Allah (İslam inancındaki İlah) ile benim gibi (kendi doğal coğrafyam ve tarihim nedeni ile benim gibi) irtibat kuramadıkları için Allah’ın yerini Tanrı/Tanrılar almıştır. Her doğan yeni nesil Dini-Tanrıyı kendi tarihleri üzerinden tanımışlardır. Kabul eden bunun üzerinden kabul etmiş ve reddeden de bunun üzerinden reddetmiştir.

İslam’daki Allah inancına sahip olan bizler, genelde onlardaki bu inanç şeklini kategorik olarak reddetmişizdir ve batıl inançlar olarak kabul etmişizdir. O nedenle mesafeli durmuşuzdur. Aradaki bu keskin ve net sınırlar, mesafeler nedeni ile merak ediyorum:
Allah’ı doğru anlamış ve fakat Tanrıyı yanlış anlamış olabilir miyiz?
Peki, Allah’tan yola çıkarak Tanrı ve eylemleri hakkında fikir sahibi olabilir miyiz?

Neden bu soruları soruyorum ve geçmişte düşmanmış gibi algılanan Tanrı ve Allah kelimelerini yan yana, hatta iç içe kullanıyorum?

Yaşadığımız bu coğrafya vahiy-kitap-tevhit-peygamberlik inancına yabancı değildir. En azından Hz. İbrahim (a.s.) ve sonrasında bu topraklar Allah (c.c.) ile irtibatı koparmadı ve tevhit inancı canlı kalmaya devam etti diyebiliriz. Bu nedenle İslam ve Allah (c.c.) ile ilgili tarihe aşinayız. Anlatan, anlayan ve referans aynı yerdir İslam söz konusu olduğunda. En azından bizim için.

“İslam ve Allah ile ilgili bu tarih” Hz. Adem’in topraktan yaratılması ile başlar ve bildiğimiz o 25 Peygamberi içerir. Belki buna, Peygamber olmayıp o tarihe isimleri yazılan şahsiyetleri de (Hz. Lokman, Asiye, Meryem, Zü’lkarneyn, Salih Kul…) dâhil edebiliriz.

Anlatan, anlayan ve refarans aynı yer ise ortaya bir sorun çıkar. Kendimi kendime anlatırım ve inanmakta da bir sorun yaşamam. Ancak kendimi başkasına anlatmaya başladığımda veya başkasını kendime anlatmaya başladığımda sorunu fark etmeye başlarız. Ha, bu sorunu kabul eder veya yadsırız, o ayrı bir durum. Demek istiyorum ki, Allah’ın âlemlerin Rabbi oluşunu, ortağı ve şerikinin olmayışını, Peygamberler ve kitaplar vasıtası ile insanlığa hitap edişini, bu dünyadan sonra ahiret yaşamının olacak olmasını bilmek ve dünyaya bunun üzerinden anlam vermek bizim için sorun olmamaktadır. Biz bu algıyı da ve insanlık tarihinin bunun üzerine inşa edildiği kabulünü de aynı kitaptan almaktayız.

Kur’an’da ve İslam tarihinin diğer vahiy kitapları olan Tevrat, İncil, Zebur’da (bu isimler sonradan verilmiş ve orijinal adlandırma farklı olabilir, o ayrı bir mevzu) ismi geçen o şahsiyet ve Peygamberler aslında aynı coğrafyanın insanlarıdır. Yani bizim coğrafyamızın.

Klasik kaynaklarımız Hz. Âdem’i bile nihayetinde Mekke’ye getirir ve Kâbe’nin asıl temelini Hz. Âdem atar. Aslını isterseniz, son yıllarda yaşanan görüş değişimini bir yana bırakırsak on bin veya yirmi bin yıllık insanlık tarihini Hz. Âdem ile birlikte şimdiki Arap coğrafyasında başlattık ve dünyaya oradan yayılmaya başladığımızı varsaydık. Kendisinden önceki beş Peygamberi ayrı tutarsak Hz. İbrahim’den sonraki Peygamberler kopmaz bir zincir halinde Nübüvvet görevlerini ifa edip İnsanlığa Allah’ı ve onun vahyini iletmişlerdir diye inanıyoruz.

Allah (c.c.) ile ilgili olan ve abartılmış hali ile yirmi bin yıllık olan bu tarihi bir nevi “kendimizden” öğreniyoruz. En doğru bilgiyi son vahiy olan Kur’an-ı Kerim ve son Elçi olan Hz. Muhammed (a.s.) vasıtası ile öğrendik. Hatta eski bilgileri de (İsrailiyat) bu süzgeçten geçirmeye dikkat ettik. Dolayısı ile Allah’ı yine O’nun kitabı vasıtası ile doğru bir şekilde öğrendik. En azından doğru anladığımızı varsayıyoruz ve bunun üzerinden dünyayı anlamlandırmaya çalışıyoruz.

Küfrün, şirkin ve tevhidin ne olduğunu, dünyayı nasıl idare edeceğimizi, adaleti, şeriatı, kıyameti, mizanı, cenneti ve cehennemi; Allah’ın insandan ne istediğini ve ne ile sorumlu tuttuğunu yine O’ndan gelen vahiy ile öğrenip anladık. İman eden kurtulacak ve küfreden helak olacak…

Şirkin zulüm olduğunu, Allah’ı hayatın dışında tutarsak kendi kendimize zulmedeceğimizi yine O’ndan öğrenip kabul ettik. Bu tarih, aşina olduğumuz ve hatta imanımızın konusu haline getirdiğimiz tarihtir.

İnsan doğup büyüdüğü, içinde nefes aldığı tarihi kavramakta ve kabullenmekte fazla sorun yaşamaz. Peki ya öteki tarih!

Yani Tanrı’nın tarihini kavramak, anlamak ve bunun üzerinden dünya ile temasa geçmek!

Örneğin Hindistan, Çin, Amerika kıtası, hatta hemen dibimizdeki Afrika kıtası, Avustralya… Buralardaki Allah ile ilgili tarih hakkında malumatımız ve fikrimiz nasıldır?

Hemen söyleyeyim, elimizdeki veriler ışığında sözümüz şu oluyor:
• Allah her kavme onların dili ile Peygamber yollamıştır.
• İlahi teklif yoksa zorunluluk da/sorumluluk da yoktur.
• Kur’an bu Peygamberlerden bahsetmez; çünkü Arapların bilmediği coğrafya ve şahsiyetlerden bahsedilmez vahiylerde.
• Konfüçyüs, Buda, Aristo, Sokrates gibi kişilerin sözlerinden yola çıkarak onların da kendi kavimlerinin Peygamberi olabileceğini düşünüyoruz.

“Tanrı’nın Tarihi” diye tarif edebileceğim bu coğrafyalara dair bilgimiz ve algımız temelde bunlardan ibarettir. Aslında varsayımlardan ibarettir. Galiba Allah’ı tanıyanlar, Tanrıyı merak etme ve araştırma ihtiyacını pek hissetmiyorlar. Eski bir şarkiyatçının İslam Tarihini, Allah’ı merak edip araştırması ile bir Müslümanın Maya’ların Tanrı inancını merak edip araştırması arasında yer ile gök arası kadar nicelik ve nitelik farkı vardır. “Allah’ı bulan gerisini neylesin!” sözü ilmi bir prensip haline getirildi sanırım. Bu durum, benim yazımda dile getirmek istediğim birinci konu idi.

İkinci konu ise Allah’ın Peygamber ve vahiy yolu ile dünyaya müdahalesidir.

Düşünebiliyor musunuz, koca Hindistan ve Çin coğrafyası ile ilgili ulaşabildiğimiz ve doğruluğu tespit edilemeyen bir iki isim ve onların tevhit mücadelesi; öbür yanda birkaç bin nüfuslu İsrailoğulları’na Hz. İbrahim’den itibaren bir zincir halinde gönderilen 14 Peygamber ve Onların tevhit mücadelesi.

Sizce de “sahip olduğumuz bilgi dolayısı” ile ortada bir terslik yok mu?
Aynı coğrafyada bulunan Mısır medeniyetine Hz. Yusuf’un tebliğ mücadelesi haricinde kimleri biliyoruz? Hz. Musa gibi bir Peygamber, neden Mısır’ı bırakıp İsrailoğulları’nı alıp gitmek ister ki?

Denilebilir ki, Hz. Musa İsrailoğulları’na Peygamber olarak gönderildi, o nedenle Mısır’da kalmadı.

Peki, neden İsrailoğulları’nda tevhit inancı devam etsin diye silsile halinde Peygamberler gönderilir de, Mısır coğrafyasının tevhit mücadelesi ve tarihi bildiğimiz kadarı ile Hz. Yusuf ile sınırlı kalır?

Mısırlı çocukların Allah’ı yeniden duymaya ve tevhit ile canlı bir şekilde tanışmaya hakları yok mu? Hele ki, Firavunların aktif-canlı-daimi küfürleştirme hareketlerine rağmen! Hangi nesil daha fazla risk altında?

Sizce Allah’ı, tevhidi duyup ve bilme; kabullenme konusunda Romalıların, Mısırlı ve Atinalıların çocukları mı daha dezavantajlı durumda yoksa Kudüs’teki İsrailoğulları çocukları mı? Hz. Meryem, Hz. Zekeriya, Hz. Yahya, Hz. İsa ve onların sesi neden sadece Kudüs bölgesinde yankılansın? Görünürdeki bu seçip ayırma neden?

Denilebilir ki, biz isimlerini bilmeyebiliriz lakin diğer coğrafyalara da mutlaka Peygamber gelMİŞTİR! Oralarda da tevhit mücadelesi olmuştur.

Evet tam da bunu kast ediyorum. Aşina olduğumuz o nübüvvet zinciri sayesinde Allah’ı biliyor ve tanıyoruz. Lakin geri kalan Dünyanın farklı coğrafyalarındaki tarihi bilmiyoruz. Bu bilgilere sahip değiliz.
Tarih ile ilgili bilgimiz, inancımız dolayısı ile yürüttüğümüz varsayımımızdır aslında.

Bu coğrafyalarda “Tanrı kendisini nasıl tanıttı, onlardan neler istedi, hangi kelimeler ile onları muhatap aldı?” bilmiyoruz. Milattan önce altı yüzlü yıllardan itibaren Filozoflara ve onların inançlarına kendi kaynaklarında rastlıyoruz. Yunan coğrafyasının Romanın etkisi ile tahrif edilmiş Hristiyanlık ile tanıştığını da biliyoruz. Aynı coğrafyada Allah’tan bahsedilmiş mi, nasıl bir serüven geçmiş bilmiyoruz.

Farklı bir yazımda da değinmiştim: Her coğrafyanın çocukları ve evlatları içinde doğdukları Tanrı-Allah fikri ile tanışır ve bunun üzerinden konumunu belirler.

Elimizde bulunan kendimize ait kaynaklarda Allah’ın bu coğrafyalara nasıl hitap ettiğine, onlardan neler istediğine dair bilgimiz yok gibi görünüyor. Onların kendi tarihlerine baktığımızda da Allah’ı değil Tanrıyı/Tanrıları görüyoruz.

Bir Yunan Tanrısı onlardan ne istedi, Kızılderili Tanrısı ve Maya’ların Tanrıları onlardan ne istedi, Uzak Asya’nın Tanrıları ne istiyordu? (onların kendi kaynaklarının bize sundukları haricinde) bilmiyoruz.

Bu nedenle diyorum ki, Allah’ı doğru anlamış olabiliriz. Geçmişte ne istediğini ve şimdi (varsayımsal olarak) ne istediğini biliyoruz. Ancak diğer coğrafyalardaki Tanrıyı yanlış anlamış olabiliriz. Çünkü Allah’ın, bizden istediği şeylerin aynısını onlardan da istediğini varsayıyoruz; ancak gerçekte bilmiyoruz. Tanrı, o coğrafyalardaki insanlara kendisini nasıl tanıttı onu da bilmiyoruz. Yine kendimizden ve Allah hakkındaki inancımızdan yola çıkarak, kendi coğrafyamız ile ilgili yaşanan sürecin aynısını onlar için de varsayıyoruz.

Dünyayı/herkesi ilgilendiren soruların “bize ait” cevabı olamaz!
Dünyayı/herkesi ilgilendiren sorunların “bize ait” çözümü olamaz!

Burada hata yaptığımıza inanıyorum. Kendi inancımızdaki Allah’tan yola çıkarak diğer coğrafyalardaki Tanrı ve eylemleri hakkında sağlıklı fikir sahibi olamayacağımızı düşünüyorum. Allah’ın, o coğrafyaların insan-toplum-tarih-sosyal örgütlenme-devlet şekilleri-geçmişleri dolayısı ile kendisini onlara farklı tanıtmış olabileceğini ihtimal dâhilinde görüyorum. Tevhidi, dünyayı, tabiatı, gayba ait bilgileri, cenneti ve cehennemi, nübüvveti, risaleti onların dili ile (dil derken kelimeleri kast etmiyorum. Mantığı ve algıyı kast ediyorum) onlara aktarmış olabileceğini uzak bir ihtimal olarak görmüyorum.

Yazımda belirtmeye çalıştığım ve Tanrının Tarihi diye adlandırdığım o yanlı ve eksik bilgiler ile dünyayı sağlıklı bir şekilde yorumlayamayacağımıza ve bizim haricimizdeki dünya ile sağlıklı bir ilişki geliştiremeyeceğimize inanıyorum.

Sonuç olarak Dünyayı, tarihi, coğrafyaları ve buralardaki Allah/Tanrı Tarihi hakkında çok az şey biliyoruz Müslümanlar olarak. Tarihi ve mekânı bu kadar az/yanlı bilen bir zihin üzerinden geçmişi değerlendirmek ve geleceği şekillendirmek istiyoruz. Bence yanlış yapıyoruz. Tarihi ve mekânı kategorik olarak hak-batıl, doğru-yanlış, iyi-kötü diye sınıflamaktan ve bunun üzerinden “diğeri” ile temas kurmaktan/kuramamaktan uzak durmalıyız. Çünkü anlıyorum ki, diğerlerinin benim gibi inanmaması ve beni “kendisine ait olmayan öteki tarih-coğrafya olarak görmesi nedeni ile” reddetmesi için bir sürü gerekçesi var!

"Çay, dinlemek ve yazmak olmazsa kendimi kötü hissederim" diye düşünen biri olmak gibi bir serüveni olan biri

Yorum yap