Paylaş

Kimi zaman medyada Türkiye’de bulunan İlahiyat Fakültesi, İmam Hatip Lisesi, Dernek, Vakıf, Cami sayıları ve buralar ile temasta bulunan kişi sayıları hakkında istatistiki bilgilere yer verilmektedir. Ardından can alıcı ve hatta can yakıcı bir soru sorulmaktadır:
“Bütün bu imkânlara rağmen neden ahlaklı bir toplum olamıyoruz, neden dindar olduklarını iddia edenler dinlerine yakışmayacak şekilde davranıyorlar?”

Bu eleştirel ve durum tespiti yapma amaçlı soruları, hem kendisini dini kimlik ile tanımlayanlar ve hem de kendisini dışarıda olarak konumlandıranlar sormaktadırlar. Soruların bir yanı ve eleştiri odağı politik ve siyasi olsa da soru sahiplerinin konuya dar çerçeveden ve hatta hatalı baktıklarını düşünüyorum.

Bence dini bilgi ile teması olan yüzbinlerce kişinin ahlaklı davranamaması sorunu ile yüzbinlerce Mühendislik Fakültesi, Fen Lisesi ve Kolej mezunu olmasına rağmen Türkiye’nin bilim ve teknoloji alanında istenen yerde olamaması aynı sorundur. Çünkü değişim bilgi ile temas kurulunca gerçekleşmez. Ahlak, erdem, davranış ve tavırlar bireysel ve toplumsal yaşam tarzı ile ilgilidir. Yaşam tarzı ise çok yönlüdür ve bir çok faktörü bünyesinde barındırır.

160 IQ’ya sahip herkesin Einstein olamaması sorunu ile aynı şeydir bu sorun. Çünkü söz konusu insan ise ihtimaller sınırsız hale gelir. Ve insan davranışı, gelişimi, değişimi, dönüşümü üç-beş faktöre bağlı değildir.

Kendimce bu yaşadığımız sorunu iki ana kısma ayırıyorum:
1. Bahsi geçen sorun, yaşadığımız ülkenin dinden, inançtan, bilgiden bağımsız bir şekilde kalitesi ile ilgilidir. Bu kaliteyi o ülkenin eğitim politikası, tarihi, tarihi ve kökleri ile olan ilişki şekli, tarihi travmaları ve bu travmalara verdiği reaksiyonları, ekonomisi, siyaseti, ülkede bulunan ve gruplara ayrılmış insanların birbirleri ile olan ilişki şekli, ülke olarak iç tutarlılığa sahip olup olmaması vb. birçok faktör etkiler. Bir Türk vatandaşının kendi ülkesindeki davranışları ile Almanya’ya veya Fransa’ya gittiğinde gösterdiği davranışları arasındaki farkın nedeni bu üç ülkenin algısal olarak insana olan etkisi ile de ilgilidir. Daha basit bir örnek vermek gerekirse, ahlaki zafiyet gösteren bir çocuğu düşündüğümüzde tek suçlu çocuk değildir. Bu sorun aynı zamanda çocuğun içinde bulunduğu aileyle de ilgilidir. Çocuk için aile ne demekse, vatandaş için genel anlamda “ülke” o demektir.
Hangi inançtan, ideolojiden ve gruptan olursak olalım, içinde doğduğumuz ve yaşadığımız bu topraklar her yönü ile bizi; ahlaki yapımızı, erdemli davranışlarımızı genel anlamda etkileyecektir. “Ülkenin/yaşadığımız toprakların” ahlaka ve kişiliğe olan etkisi çok faktörlü olduğu için bu kısmı burada kesiyorum.

2. Yaşadığımız bu ahlak ve kişilik (bu şekilde tarif edildiği için bu kalıbı kullanıyorum) sorununun ikinci nedeni de İslam Dininin yapısı ile ilgilidir. Yani kendisini Müslüman olarak tanımlayan biri, tüm inanç ilkelerine rağmen neden ahlaklı biri olamamaktadır. Farklı din ve inanışlar hakkında fazla bir şey diyemeyeceğim; fakat burada İslam Dininin bazı özellikleri önem kazanmaktadır.

İslam Dini yeryüzünde bulunan ve kendisini “Din” diye tarif eden hiçbir dine benzememektedir bence.
Bunu da kısaca şöyle açıklayayım: İslam, parçacı değil bütüncül yaklaşır ve yaşamın her alanı ile ilgili sözü ve iddiası vardır. Bireyden topluma, duygudan düşünceye, içsel yaşantıdan davranışa, ekonomiden siyasete, barıştan savaşa, kişiden devlete… her alana dair bir sözü vardır. Birbirinden farklı konular ile ilgili bu parçalar arasında bütünlük ve ilişki (neden-sonuç, destekleme, öncül olma, şart olma vb. açıdan) vardır.

Mekke’de tek bir kişi olarak Hz. Muhammed’i de muhatap almış ve onu inşa etmiştir; ona dair sözü vardır. Mekke’deki 40 kişilik gruba da, Medine’de binlerce kişi olduklarında da, devlet (bildiğimiz anlamda bir devlet halini alması Risalet sonrasına kalmıştır; bunun farkındayım) haline geldiklerinde de. Bunun böyle olmasının bazı sonuçları olmuştur.
Önce şunu hatırlatayım/tekrar edeyim: “İslam vahyi, her harfi ve ayeti ile baştan sona insanda bir davranış, tavır, tutum, anlayış ortaya çıkarmayı hedeflemektedir. Dolayısı ile tüm emir-nehiy-hatırlatmalarının arka planında insanın davranışlarını gündemine alır.”

Bunu da göz önünde bulundurarak İslam Dininin o özelliklerine değinmeye çalışayım.

İSLAM DİNİ BÜTÜNCÜLDÜR

Yani yaşamın her alanını gündemine alır. Dolayısı ile ayrı alanlarla ilgili gibi görünen emir ve nehiyler aslında birbiri ile ilgilidir.

Bir emir başka bir emrin sonucu veya öncülü, ortam hazırlayıcısı olabilir. Örneğin kişisel bir tercih/erdemli davranış gibi görünen sadaka verme, yardımlaşma aynı zamanda kurduğu ekonomik sistemin de alt yapısını oluşturur. Yani yasal olan ile ahlaki/erdemli olan ilişkilidir ve birbirini destekler.

Faizi yasaklarken Karz-ı Hasen’i (karşılıksız borç vermeyi, borcunu almaktan vazgeçmeyi) teşvik eder.

Yemininde ve sözünde durma, ahlak/erdem alanı ile ilgili iken yemin bozma sonucu doğan ekonomik yükümlülük ile yasal bir konu olan köleliği irtibatlandırır. Yemininde durmamanın kefareti gibi kefaret alanına köle azat etmeyi dahil eder.

Hırsızlığı yasaklamadan önce her yerde seni gören, senden haberdar olan, senden hesap soracak bir Allah inancı verir. Dolayısı ile yasa ile inanç arasında destekleyici bir ilişki kurar.
Evlilik ve aileyi önemser. Karşı cins ile olan ilişkilere sınırlar koyar, zinaya “yaklaşmayı” yasaklar, anne ve babayı çocuklara karşı dini anlamda yükümlü sayar. Bu ek tedbirler evliliğin devamını sağlar ve evlilik dışı ilişkileri engeller. En azından maksadı budur.

Bütün yasal ve kanuni konuların içine iman konusunu ve Allah’a hesap vermeyi dahil eder. Yasa/kanun kontrolünden daha önce vicdan/inanç kontrolünü sağlar. Günümüz tabiri ile vatandaş olma ile Müslüman olmayı ayırmaz ve birbirini desteklemesini sağlar. Bütün emir ve nehiylerini de buna göre ayarlar.

Şartlara göre kural koyar ve bazen de kuralları koyup şartları değiştirir.
Yeni bir yere göç eden ve birlikteliklerinde sorun olan Müslüman grubu bütünleştirmek ve dayanışmayı arttırmak için Medine Kardeşliğini ihdas eder. Medine’de bulunan Yahudi grupları muhatap alır ve onlarla Medine Sözleşmesini yapar. Ancak daha sonra,
﴾Maide/51﴿ “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.”
gibi ayetler ile yeni düzenlemelere gider.

Peygamber döneminde ve onun örnekliğinde sonraki dönemde hep böyle olmuştur. Yani kişinin takvalı/ahlaklı/erdemli/Allah’a karşı sorumluluğunu bilecek şekilde davranması için “ahlak”ı eğitime, siyasete, ekonomiye, bireysel yaşama, toplumsal alana, savaşa, barışa ve dahi her alana serpiştirmiştir. Bütün parçaların bir araya gelmesi ile ancak Müslüman Kimliğin oluşabileceğini söylemiştir.

Bu bahsettiklerim ve biraz da uzatarak anlattıklarım İslam Dininin iç yapısı kişilik/kimlik oluşturma modeli ile ilgilidir. Gelelim bu din/inanç, günümüzde neden beklenen sonuçları ortaya çıkaramıyor konusuna:
Ahlaklı olmak temelde kimlik (inanç, din, dahil olduğumuz grup vb.) ile ilgili değildir; kişilik ile ilgilidir. Yalancı biri, Müslüman olduğunda “yalancı Müslüman”, Hristiyan olduğunda “yalancı Hristiyan”, ateist olduğunda “yalancı ateist” olur.

Kişilik, bebeklikten itibaren sahip olduğumuz yaşam tarzı sonucu oluşur. Sürece dayalıdır. Doğumdan sahip olunan özelliklerden, aileden ve içinde yaşayacağı toplumdan, şehirden, köyden etkilenir. Yani bir bütün olarak yaşamın hepsinin etkisi ile ve yıllar içinde kişilik oluşur.

Günümüz dünyasında ve şartlarında, hâlihazırda yaşamın her alanını kontrol eden şey inanç ve din değildir ki kişilik, ahlak; bir dine (özelde İslam’a) bağlı olarak şekillensin ve umduğumuz davranışlar ortaya çıksın. Aile yapısını, eğitim-öğretimi, ekonomik şartları belirleyen şey yaşadığımız ülkenin kendi kurumları ve içyapısıdır.

Müslümanlar bu anlamda bir sıkışmışlık ve parçalanmışlık yaşıyorlar.

Yazımda belirttiğim gibi Müslümanların dinleri, her alanı kontrol etmeyi hedefleyen ve kurallarını da buna göre koyan; insan yetiştirme modelini bunun üzerine inşa eden bir dindir.

Fakat hem ülkenin şartları ve içyapısı buna izin vermez hem de genel anlamda dinlerin ve inançların günümüz dünyasını şekillendirme, organize etme ve yönetme yeteneği kalmamıştır. Çünkü indiği dönemin şartlarının izlerini taşır ve o şartlara göre kurallarını koyar. Fiili yaşamı ve reel dünyayı o denli göz önünde bulunduran bir dinin yüzlerce yıllık bir değişimden (ki bu değişim son yıllarda korkunç şekilde hızlandı) etkilenmemesi mümkün değildir.

Daha anlaşılır bir şekilde ifade edecek olursam, kişiliği ve kişisel ahlakı inşa ederken iman faktöründen, aileden, devlet kademesinden ve toplumdan beklentisi vardı ve her kesime bazı görevler yüklemişti. Bu farklı kesimler arasında dayanışma da vardı. Çünkü hepsi dinin o bütüncül yapısına dayanıyordu, dinin o genel amacına hizmet ediyordu ve bunları dinsel bir görev olarak yapıyorlardı. Ancak günümüzde sınırlı bir alan hariç dinin müdahale etme hakkı ve yetkisi kalmamıştır. Parçalar arası bütünlük ve işbirliği bozulmuştur. Bütünün dağılmasından sonra parçalar da beklenen sonucu çıkaramamaktadır görüldüğü gibi.

Şimdiki dünyada, tarihte alışkın olduğumuz şekli ile dini, yaşamın her alanında uygulamaya koyamayacağımıza göre dine dair, dinin yapabileceği şeylere dair algımızı ve beklentimizi değiştirmemiz gerekiyor. Gerçekçi olmayan bu beklentiler en başta dine haksızlıktır.

Bir insana dini anlatmak ve öğretmek farklıdır, onun ahlaki durumunu ve kişiliğini şekillendirmek çok daha farklıdır. Yani bir inanca sahip olmak ile kişiliğin şekillenmesi ve nihayetinde beklenen davranışın ortaya çıkması ayrı konulardır.

Burada birinci hatayı kendisini dindar diye tanımlayan kesim yapmaktadır. Çocuklarına kimlik kazandırmaya çalışırken onların genel yaşam şartlarını ve kişiliğin oluşum ilkelerini göz ardı ediyorlar.

Ancak aynı hatayı dindarları kendilerince eleştiren kesim, grup ve kişiler de yapmaktadırlar. Sanki bu ülkenin evlatlarının ve özel olarak Müslüman çocukların ahlaki davranışını etkileyecek ve belirleyecek şey sadece dinmiş gibi konuşuyorlar.

Ortada bir ahlaki ve davranışsal zafiyet varsa, bu zafiyet o ülkenin tüm parçaları ile ilgilidir; sadece o kesimlerin inançları ile ilgili değildir. Ahlaklı davranamayan Müslüman yoktur. Ahlaklı davranamayan Türkiyeli Müslüman vardır.

"Çay, dinlemek ve yazmak olmazsa kendimi kötü hissederim" diye düşünen biri olmak gibi bir serüveni olan biri

Yorum yap