Düşün ve Kalk

Sorumlu, şahsiyetli ve bilinçli bir insanlık için…


Sağa çeker atardım, sola vurur atardım, direkten dönerse kafayla tamamlardım… Hiçbir pozisyonu kaçırmazdım. Ayak bileğim incinmeden önce deli dehşet bir on numaraydım. Forvet arkası, bağlantı oyuncusu… Futbola veda etme tavsiyesi verene kadar doktor: “Bu benim şahsi görüşüm” diyerek konuya giriş yapmıştı. Bence şahsına münhasır düşünceler bazen insanın içinde kalmalı. Böyle tel örgü örmeli ve orayı geçememeli. Ve bu şart yalnızca doktorlara uygulanmalı.

Hastaneden çıkınca babam: “Bir daha futbol oynamayacaksın!” demişti. Emri vaki yapıyor. Asi ruhuma ilk esen sert rüzgar buydu işte. İyileşince defansta oynarım baba demiştim. “Defans neresi ki?” demişti. “Savunma pozisyonu,” dedim, “oradakiler az koşuyor”. “Hele bir o günler gelsin bakalım.” deyip konuyu kapatmıştı. İnsanın garip bir savunma mekanizması vardır. Olması muktedir meseleleri sonraki zamanlara erteler. O zamanın gelmesine de hiçbir türlü müsaade etmez. Ama o günler gelmişti işte. Okulun bahçesinde yediye yedi maç yapmak için çağırmıştı Kaan. Normalde isminin ortasında yumuşak g olması gerekiyor değil mi? Doğduğunda imamın acelesi varmış kulağına hızlı okumuş adını. Ağzından Kaan çıkıvermiş, geri döndürememişler zamanı. İmkanım olsaydı adım Deniz olsun isterdim diye söylemişti. Ama o bir Kaan’dı. Üzerinde Milan forması olan bir Kaan. Pasör bir orta saha… Ben ise öyle değilim. Riskli pozisyonlara girmeyi sevmem. Ara sıra orta sahadan şut çekip kaleyi yoklamalarım dışında başka maceralarım yoktu. Ama şimdi sakatlığım yüzünden eskisi gibi değilim. Gideceğim sahaya ve İtalyan savunması yapacağım çünkü tekrar hastaneye gidersem, o doktorun “Ben demiştim!” demesinden korkuyorum. Evet, sen demiştin sayın çok bilmiş demekten de korkuyorum. Sözün özü kendimden korkuyorum. What can I do?

Maç başlamıştı. Kaan’da kırmızı Milan forması, bende ise kahverengi Arsenal forması vardı. Birbirimizle paslaşırdık sadece. Top orta sahanın yuvarlağına havadan gelince zıplayıp Kaan’a indirdim. İnce bir bilek hareketiyle topu koşu yoluma attı. İki kişiyi çalımladım. Kaleciyle karşı karşıya kaldım. Dokuz numaramız Mustafa: “Pas ver, pas ver!” diye bağırdı. O karambolde Mustafa’nın yüzüne bakıp el hareketi çektim. Kaleci kalesinden epey açılmıştı. Sağından atıp solundan geçtim. Önümde artık kimse kalmamıştı. Son bir dokunuş kalmıştı golü atmama. Boş kaleye abanmak için topa tüm gücümle vuracakken…. Yerde yuvarlanmaya başladım. Tendon bağlarım mı koptu, damarlarım birbirine mi dolandı bilmiyorum ama çıt diye bir ses gelmişti ayağımdan. Kendimi yere atınca da sargı bezi gibi yuvarlandım işte. Başıma toplandı tüm takım arkadaşlarım. Herkes öldü kesin diye bakarken bir Mustafa gülüyordu sadece. “Biriniz beni eve götürsün!” dedim. Kaan koluma girdi. Seke seke eve giderken maçın kritiğini yapıyorduk. “Orada Mustafa’ya niye pas vermedin?” diye sordu.

“Bencilin biri o” dedim, “aynı pozisyon olsa o da bana atmazdı.”

“Haklısın” dedi, “ayağın nasıl oldu?”

“Biraz daha iyi. Babama bir şey söyleme olur mu? Üstelerse eğer ağaçtan düştü falan deriz. Ağız birliği yapalım, iğde ağacı.”

“Tamam öyle söyleriz” dedi.

Cebinden paket çıkartıp bir dal sigara uzattı.

“Doğal antibiyotik ister misin?”

“Sarımsak mı la bu?” dedim.

“Ondan da şifalı” dedi.

“Sen sigaraya mı başladın?” diye sordum.

“Evet” dedi. Ciğerleri açıyormuş, baca temizliği.

“Ver o zaman bir tane” dedim.

Sigarayı uzatırken, “Ateşin var mı?” diye sordu.

Elimi alnıma götürüp analog hassasiyetle ateşimi ölçtüm.

“Biraz var.” dedim.

Kahkaha atarak: “Salaksın sen!” dedi.

Sigarayı yakmak için çakmak soruyormuş. Ben ateş bile görmedim ömrü hayatımda. Gerçi zamanın böyle insanlarla dolu bir yer olduğunu bilseydim, ateşin bile keşfedilmediği çağda yaşamak isterdim ama o ayrı bir mesele. Kaan çakmağı nereden bulduysa sigarayı yakmış püfür püfür üflüyor.

“Nasıl çekiliyor bana da öğretsene,” dedim, “belki ayağımın ağrısına iyi gelir.”

“Aha böyle.” dedi, hüp diye içine çekti, bu kadar.

Bende aynılarını yaparken gözüme duman kaçtı, kör oldum sandım. Ovalıyorum ovalıyorum çıkmıyor diyor ya Omo’nun reklamında. Öyle ovaladım gözlerimi, kan çanağı oldu, hiçbir kanal da çekmedi. Görüntü puslu ve bulanık, 360p. Ayağıma tedavi olsun derken gözden de olduk. Bu hayat hep böyledir işte. Bir sıkıntın mı var? Tedavi etmeye mi çalışıyorsun? Daha acayip bir sorunla baş başa kalırsın. Sonra bir tane daha acayip bir şey olur. Onun da üstesinden gelemezsen üstüne yıkılır dünya. Ardı arkası kesilmez belaların. Kimseye de anlatamazsın. Bunu yaşanmış yıllarımın senfonisi olarak dinleyebilirsin.

“Kaan?”

“Efendim.”

“Sen benim arkadaşımsın, dostumsun, sırdaşımsın değil mi?”

“Evet öyleyim.”

“Ben beyaz hırkamı kalenin direğine asılı unuttum.”

“Sen otur, hemen getiriyorum” dedi.

Bu hayatta üç beyazdan uzak duracaksın: Tuz, şeker, buzdolabı. Üç şeyi de iyi seçeceksin: Tuttuğun takımı, saç spreyini, bir de arkadaşını. Kaan bana, karanlık çökünce yanan sokak lambası gibi davranıyordu. Yolumu karartmıyor, aksine aydınlatıyordu. Dost olmak bunu gerektirir. Milletin imrendiği bir ikiliyiz. Beni ağacın dibine oturtup koşarak montumu almaya gitti. Onu beklerken bir çocuk geldi yanıma. “Ağbi” dedi, “sen kaç yaşındasın ki?”

“500” dedim.

“Milyon mu?” diye sordu.

“Yok trilyon.”

“Kaç trilyon?”

“Oğlum manyak mısın sen? Anan baban yok mu senin? Evine gitsene!”

“Tamam.” deyip evine gitti. Bazen birinin eve git demesine ihtiyacı olurmuş insanın. Ben de bilmeden söylemiştim bu sihirli cümleyi. İnsan bazen kendine yol gösterici arıyor, çocuk olsa bile. Sonra sorgusuzca denileni yapıyor. Ben çocuk olsam bu çocuk olmazdım. Daha doğrusu ben çocuk olsam, çocuk olmazdım. Çocuk gibi görünürdüm sadece.

Kaan nefes nefese geldi. “Kale direğine asılı bir tane bile hırka yoktu.” dedi. “Mustafa’nın üstünde beyaz bir hırka vardı sadece.” Kesin Mustafa çaldı hırkamı. Hırsız Mustafa, hain Mustafa! Bu çocuk peygamberler zamanında yaşasaydı Ebu Cehil olurdu. El hareketi çektim ya, öç alıyor benden. “Operasyon çekeceğiz bu çocuğa Kaan, benimle misin değil misin?” diye sordum.

“Seninleyim.” dedi.

Kaan’ın omzuna tutunarak sahaya doğru gittik. Akşam ezanı okunmaya başlamıştı. İçimden, “Aziz Allah.” dedim. Allah Aziz’dir. Kimsenin yaptığını yanına koymaz. Şimdi Mustafa’nın yaptığını da yanına koymayacaktı. Firavun’a gönderilen Musa gibi hissediyordum kendimi. Asam Kaan’dı. Ona tutunarak yürüyordum çünkü. Mustafa’nın önüne atacaktım onu ve yılan olacaktı aniden. Yolda giderken yaptığımız plan bundan ibaretti.

Sahaya gittiğimizde Mustafa kaleye bir çocuk geçirmiş, uzaktan şut vuruyordu. Onlardan başka kimse kalmamıştı sahada. Kaan kaleci çocuğu evine gönderip kendisi kaleye geçti. Ellerini ovaladı sertçe. Binbir dikkatle,

“Mustafa vur!” dedi.

Mustafa vurdu, Kaan topu çıkardı. “Daha sert vur!” dedi. Mustafa tüm gücüyle bir daha vurdu. Kaan yine çıkarttı. “Bu mu şimdi senin bütün gücün?” diye sordu. “Sen geç kaleye ben sana öğreteyim nasıl vurulacağını!” Mustafa kaleye geçti. Ben sakatlığımdan dolayı onları izliyordum sadece. Puan veriyordum kendi içimden. Şut 10 üzerinden 8, kurtarış mükemmel diye. Kaan topu kaleye bir vurdu direkten çat ederek döndü. Seken topa gelişine bir daha vurdu. Mustafa’nın suratına geldi top, hiç beklemiyordu bunu. Yere eğildi, kırmızı olmuş yüzünü tuttu hafif ağlamaklı.

Mustafa’nın yanına gidip ağlama diye teselli vermeye çalışırken hırkayı kokladım. Benim parfümün kokusu geldi burnuma. Mustafa ağlayarak hırkayı çıkartıp yere çaldı. “İstediğiniz bu muydu lan!” dedi, “İstediğiniz bu muydu?” Ne bileyim yüzüne top çarptı diye ağladı sandım ilk başta.

Hırkaya tekme atarak: “İstediğiniz bu muydu oğlumm?”

“Al senin olsun senden değerli mi?” dedim.

“Konuşma lann!” dedi.

“Tamam oğlum al sana yakıştı da zaten.”

“Sus lann p.zevenk!” diye bağırdı.

Sakat ayağım değil diğeriyle tekmeyi vurduğum gibi yere yapıştı. Benim sargı bezi gibi döndüğüm yerde yuvarlanmaya başladı. Hayat, neye gülersen onunla sınıyor seni. Hayat, neyi çok istersen onunla sınıyor seni. Hayat bazen sınamak için sınıyor seni ama asla kimsenin yaptığını yanına bırakmıyor.

Hırkayı yerden alıp eve doğru tekrar yola çıktık. Kaan’dan destek alarak sekerek yürüyordum yine. Yine yaşanılanların kritiğini yapıyorduk. “Üzüldüm lan” dedi, “keşke böyle olmasaydı.”

“Keşke” dedim, “insan gibi gelip deseydi ki hırkan ne de güzelmiş, inan çıkarır ona verirdim. Bir şeye sahip olmak istiyorsan onu çalmamalısın. Mesele hırka değil Kaan, benden çok çaldılar. İnsanlara olan inancımı çaldılar bir kere. Ne operasyonlar yaptım da geri kazanamadım.”

“Haklısın.” dedi.

“Keşke olmasaydım” dedim, “o zaman ne kadar da güzel olurdu her şey.”

Oturduğum ağacın altına geldiğimizde bana yaşımı soran çocuğu gördüm. O da benim gibi ağaca yaslanmış oturuyordu. “Kaan bir gelsene.” dedim. Çocuğun yanına gidip oturduk.

“Çocuk” dedim, “sen kaç yaşındasın?”

“Yedi.” dedi.

“Yedi milyar trilyon mu?” diye sordum.

“Evet.” dedi.

“Evine niye gitmedin sen?” dedim.

Eve gittiğinde kapıyı açan olmamış. Annesigil misafirliğe gitmişler. Bu çocuğu da götüren olmamış. Benim yanıma gelmek istemiş sonra bakmış ki bende yokum. Aynı benim yaptığım gibi ağaca yaslanıp oturmaya başlamış. Ben olmaya karar vermiş bir süreliğine ama bunun nasıl problem bir mesele olduğunu henüz bilmiyor.

Karnın aç mı diye sordum. “Çok aç.” diye cevap verdi. Normalde çocuklar çok gururlu olurlar, söylemezler öyle eksik yanını elin yabacısına. Ama gurur da bazen işe yaramıyor. Elinden tutup kaldırdım: “Gel dedim bakkala gidelim, ne istiyorsan alalım.”

“Cheetos alalım.” dedi.

“Alalım.” dedim.

“Doritos da alalım.” dedi.

“Alalım.” dedim.

“Falım sakız da alalım.” dedi.

Bu da fazla yüzsüz herhalde. “Tamam onu da alalım.” dedim. Ne yapacaksa sakızla cipsi.

Beyaz hırkamı giydirip ona hediye ettim. Çok sevindi. Karanlık havada sokak lambalarının altında, Kaan’ın omuzlarında sekerek yürüyordum. Kaan çocuğun elini sıkı sıkıya tutuyor, çocuk da sürekli şunu da alalım bunu da alalım diyordu. Bakkalın yolunu tuttuk üçümüz. Para yok tabi kimsede. Hayatımızın arka planında: “Mahallede takılırdım dokuza kadar, her şeyi götürürdüm sakıza kadar” şarkısı çalıyordu resmen. Sonra melodi şöyle eşlik ediyordu bize: Laba labbab….

Kelimelerin gücüne inanan ve hayatın arasına sıkışmış paslı kelimeleri çıkarıp yazıya dökmeyi seven bir yazar.