Düşün ve Kalk

Sorumlu, şahsiyetli ve bilinçli bir insanlık için…

Müslüman Toplumların Uyum ve Mücadele Sorunu


Bu yazı serisi iki bölümden oluşmuştur

Birinci yazıda Uluslararası Arenada Müslüman Devletlerin Uyum ve Mücadele Sorunu

İkinci yazıda ise Müslümanların İç Cephede, Vatandaşları ile Uyum Sorunu


Ne olduğunuz belli değilse ne yapacağınıza karar veremezsiniz, demiştik. Müslüman toplumlar devlet yapılanması ve toplumu olarak tam bir çelişkiler yumağı halini almıştır.

Müslüman Devletlerin İç Cephede, Vatandaşları İle Uyum Sorunu

Değişimin gözlemlenmediği – aynı akıbetin yüzlerce, hatta bin yıldan fazla süredir yaşandığı alan:

Müslüman toplumların ve devletlerin kendi iç yapısı ve sorunları…

Dışarıdaki düşmana karşı belli başarıları gösterse de (Günümüzde İran örneğinde olduğu gibi) İslam toplumu sünnisi, şiisi, inananı ve hatta inanmayanı ile kendi içinde yerinde sayıyor.

1980’lerde devlet olma vasfına bile tam sahip olamayan İran ve Irak yıllarca savaşabildiler. Kuveyt Irak’a karşı ABD’nin piyonu haline gelebildi, Suriye İsrail’e karşı İslam’ın bir siperi olduğunu iddia edip kendi sınırları içindeki binlerce Müslümanı katledip işkenceden geçirebildi, İran İslam Devleti İslam adına 2011 iç savaşında Suriye’deki Müslümanları her türlü yöntemle öldürebildi, Suriye yönetimine bu konuda yardımcı olabildi. Yine aynı İran’ın ABD ve İsrail’e karşı bugünlerde başarı kazanması “Sünni aleme karşı Şii alemin başarısı” olarak görülüp tehdit olarak algılanabiliyor. Müslüman devletler, söylemde ABD ve İsrail’e karşı olan düşmanlığın ve karşı duruşun, tavizsizliğin ve sertliğin uygulamadaki örneklerini onlara karşı değil daha çok kendi vatandaşlarına karşı göstermektedirler.

Müslümanlar olarak düşünmeye karşı verdiğimiz reaksiyonun yansımalarını yenidünyaya uyum sağlayamamakta ve sağlıklı bir devlet organizasyonu kuramamakta görüyoruz.

Dışarıya karşı güçlü durabilmek ve o arenada denkliği yakalayabilmek için içeride sertleşmeyi bir tarz olarak kullanma vazgeçilmezimiz oldu.

Hiçbir İslam devleti (halkın çoğunluğu Müslüman olan devletler) vatandaşı ile çağın ruhuna uygun bir tarz ile irtibat kuramadı ve onlara ihtiyaçları olanı ve hatta hakları olanı vermeye yanaşmadı. Kendini de bu yönde değiştirmeyi istemedi. Kurmayı hayal ettiği devlet organizasyon tarzı ve inşa etmek istediği toplum yapısı bu alanlarda aldığı kararlarda belirleyici rol oynadı.

Bu çağda bir ülkenin iç yapısında bulunması kaçınılmaz olan ilkeler vardır. Bunları sağlamayan hiçbir ülke kendi vatandaşının mutluluğunu, refahını sağlayamaz ve rakip ülkeler ile sıcak savaş dışı alanda yarışacak güce gelemez artık.

Uluslararası arenada güçlü bir duruş sergilemek ve bu alanda söz sahibi olmak isteyen Müslüman devletler, hem devlet organizasyon şekillerini değiştirmeli ve hem de topluma olan bakışlarını yenilemelidirler.

Hak ve özgürlüklerin, olması gerektiği gibi sağlanması bir lütuf olarak görülmekten vazgeçilmeli. Devletin ve bürokrasinin varlık amacı bunları korumaktır zaten. Medeni olmak ile Bedevi/Barbar olmak arasındaki en önemli fark hak-özgürlük ve sorumlulukların yasal kayıt altına alınması ve bu alandaki hukukun eşit-adil şekilde yürütülmesidir.

Hukukun ve yasanın üstünlüğü tartışılmazdır. İslam tarihinde bunun anlamı vahiy kaynaklı nass idi. Nass ve nassa bağlı sünnet karşısında kişisel uygulamaların sözü edilmezdi. Nass ve onun uygulaması olan sünnetin günümüzdeki karşılığı yasa ve kanundur. Uygulanması keyfi ve kişisel bir tercih değil zorunluluktur. İnsanda güvenlikte olma hissini uyandıran ve yetki verilenlere güvenmeyi sağlayan şey, eskilerden kalan o alışkanlığın aksine, yetki sahibinin şahsiyeti değil uygulanması gereken yasa ve kanunlara tabiiyettir.

Yasa ve kanunlara alternatif bir yol olan rüşvet, kayırmacılık ve iltimas, yönetimde bulunanların keyfiliği veya gizli ajandaları; bir kesimin yasalar karşısında dokunulmazlığı veya korunması içsel bütünlüğü parçalar. Ülke içinde birlik ve ortak hareket olmayınca her kesimin gayesi artık yetkiyi ele geçirip bu gayrımeşru nimetlerden faydalanmak olur. Bunun olduğu bir ortamda devlette devamlılık ve kalıcılık olmaz.

Vatandaşların kendilerini güvende hissetmeleri, yasa ve kanunların uygulanacak olmasına dair algıları, vatandaşların yasalar/kanunlar karşısında kendilerini içsel anlamda da sorumlu hissetmeleri, hakları ihlal edildiğinde en  tepeye (eskiden kral-halife-padişah) başvurma ihtiyacı hissetmeden yerel makamlara başvurup haklarını güvence altına alabileceklerini bilmeleri çok önemlidir.

Müslüman toplumlarda kutsal liderlik ve/veya yönetime geçmesi gereken üstün soy anlayışı uygulama sahasında sona ermemiştir. Bir zamanlar geçerli olan anlayış şu idi: “Dünya her zaman tufandır ve liderlerimiz her daim bu tufandan bizi kurtaracak olan dümendeki kahramanlardır!”  Bireyler, vatandaş her daim üst amaç ve dava için feda edilebilirdi. Çünkü yediden yetmişe tüm herkesin varlık gayesi “yüce olanı” ayakta tutmaktı. Diyebilirim ki tüm dünyada böyle idi. Ve fakat uzun yıllar içinde çok şey değişti. Artık toplumları bir arada tutan değerler-idealler, devlet ve birey dengesi, devletlerin gücü kendi bireylerinin güçlerinden almaları ve bu açıdan onları desteklemeleri, farklılıkların ve aykırılıkların avantaja çevrilmesi, vatandaşlarına geniş haklar ve hareket alanı sağlanması, devlete ait yetkilerin farklı organlara dağıtılması ve bu yetkilerin denetlenmesi gibi değişimler yaşandı. Karşımızdaki ülkeler, bu saydıklarımı çok büyük avantajlara ve işlevsel bir güce dönüştürdü.

Fakat Müslüman devletler 2026 yılının toplumlarını 1026 yılının devleti gibi yönetmek istiyorlar. Bunun sonucu çatışmadır ve zannım da o ki, bu çatışma istenen bir durumdur.

Farklı olanın farklılığını bir hak olarak kabul etmek birlik içinde olmanın vazgeçilmez şartı haline geldi günümüz dünyasında. Müslümanlarda ise farklı olmak bid’at, cemaatten-sürüden ayrılıp kurtlara/küfre yem olmak; hatta ihanet olarak görülmektedir. Bunun din ile de ilgisi yoktur; çünkü tüm kesimlerde aynı reaksiyon bulunmaktadır.

Müslüman toplumların neredeyse hepsinin yaşadığı içsel bir sorun da şudur: Nimet ve külfetlerin dağıtımı ve yansımasında dengesizlik. Çoğu zaman külfet ve sıkıntıların, kötü gidişatın yansımaları toplumun çoğunluğunu oluşturan orta ve alt tabakada görülür. Nimet ve gelirin yansımaları ise azınlık olan zengin ve ayrıcalıklı kesime yöneltilir.

Manipülatif bir şekilde, kendilerinin güçlü ve geniş yetki/haklara sahip olmalarını devletin gücü olarak lanse etmektedirler. Aslında yaptıkları şey devlete ait yetkileri kullanarak kendilerine imtiyaz ve maddi güç elde etmektir. Bunu sürdürebilmek için ve yönetimde kalabilmek için toplumun haklarını ve imkanlarını da sınırlamaktadırlar. Batı tipi devlet yapılanmasında toplumun/bireylerin gücü devlete güç katmaktadır. Dolayısı ile toplumun/bireyin güçlenmesi için gerekli düzenlemeler yapılmaktadır. Müslüman devletlerde ise toplumun/ bireyin güçlenmesi yönetim kesimi için tehdit olarak algılanmaktadır.

Sözün özü yönettiği toplumu kendisinin varlık sebebi olarak görmeyen, gücü ve hakları dengeli bir şekilde dağıtmayan, toplumun tüm farklı kesimlerini kendisi için bir avantaj haline getirmeyen, tabana ektikleri sorunlarla yüzyüze geleceklerini hesaplamayan devletler içeride birliği sağlayamazlar. Dolayısı ile içerisi ile uğraşmak uğruna dışarıya sürekli olarak rüşvet vermek, korunma talep etmek, ayakta durmak için destek istemek ve onların taleplerine “hayır” diyememek durumunda kalmaya devam edecektirler.

Müslüman devletlerin güncel durumları da bunu gösteriyor zaten.

"Çay, dinlemek ve yazmak olmazsa kendimi kötü hissederim" diye düşünen biri...