Kastamonu Nasrullah Camii’ne girince ruhumu kaplayan o sızının içine bıraktım kendimi. Öyle bir sızı ki… Ne yalnızca geçmişe dair bir hülya ne de sıradan bir hatıranın usulca yankısıydı. Bu, insanın içine işleyen, ayağa kalkmaktan başka çare bırakmayan bir diriliş çağrısıydı. Daha önce Tacettin Dergâhı’na da gittim; o tenha bahçede bir duygu aradım. Akif’in kabri başında içimi döktüm, sustum. Ama ruhumun sarsılarak aradığı yer burasıydı — Nasrullah Camii.
Caminin avlusunda dolaşırken, taşlara sinmiş zamanın ayak izlerini hissediyor insan. Kürsünün yanına oturdum, dizlerimin değmesine dikkat ederek. Sanki burada hâlâ onun sesi çınlıyordu. “Ey cemaat-i Müslimin! Milletler topla, tüfekle, zırhlı ile, ordularla, tayyarelerle yıkılmıyor, yıkılmaz. Milletler ancak aralarındaki râbıtalar çözülerek, herkes kendi başının derdine, kendi havasına, kendi menfaatini temin etmek sevdasına düştüğü zaman yıkılır!” diyen sesi. Bu şehirde, bu taş yapının kalbinde halkı hakka çağırmış bir adam vardı bir zamanlar. Sözleriyle milletin şuurunu silkeleyen bir adam: Mehmet Akif.
Onu sevmek kolay, anmak da kolay; ama onu anlamak, daha doğrusu onun gibi olmaya çalışmak… Zor ve zahmetli. Çünkü Akif, yalnızca kelimelerle değil, karakterle yazardı. Şiir onun kalemiydi, ama asıl kudret ahlakındaydı. Duruşunda. Güce eğilmeyen, popüler olana meyletmeyen, selameti değil doğruluğu seçen bir şahsiyet.
Kastamonu’ya yolumun düşmesi tesadüf değil belki de. Burası başka bir zamana kapanmış gibi. Ama o zaman sadece nostaljiyle anılacak bir zaman değil; direnişin, mücadelenin zamanı. Burada dağlar ne çok konuşur, ne de çok susar. Olduğu gibidir.
Horma Kanyonu’na indim bir gün. Sessizliğin nasıl bastırıcı bir kuvvet olabileceğini orada anladım. Dönemeçler boyunca yürürken, kayanın üstünden sarkan yaşlı kökler, toprağı bırakmamaya yeminli gibiydi. İnsana, tutunmanın ne demek olduğunu gösteriyor doğa burada, söze ihtiyaç duymadan.
Kanyonun sonunda dökülen Ilıca Şelalesi ise… Beklenmedik bir açıklık gibi. Suyun serinliği değil de, düşüşündeki kararlılık kalıyor akılda. Gürültüsüz bir ısrarla dökülüyor. Şiir gibi değil, emir gibi… Tıpkı Akif’in bazı mısraları gibi: Naz değil nida.
Küre Dağları uzaktan bakınca sıradan bir silsile gibi gelir belki, ama içine girdikçe anlar insan: bu coğrafyada yaşamak da susmak da kolay değil. Akif’in burada yaptığı konuşmaların ruhu hâlâ bu taşlara sinmiş duruyor. Belki de burayı seçmesi bir tesadüf değildi. Coğrafya, bazen insanın aynasıdır. Sert ama sahici, çetin ama tutarlı…
Kastamonu’nun çekme helvası da vardır, tarihi de… Ama bu yazının konusu o değil. Ben burada bir şairin izini sürdüm. Daha doğrusu bir duruşun, bir şahsiyetin, bir hesap verme biçiminin izini…
Ve gördüm ki, Akif’in en çok yaşadığı yer, taş duvarlı Tacettin değil, bu taş kürsülü Nasrullah olabilir.
Belki de bu yüzden buradan çıktığımda başımı daha dik tuttum. Çünkü bir adamı sevmekle yetinmeyip, onun gibi dimdik durmanın imkânını burada gördüm.

…
kayanın üstünden sarkan yaşlı kökler, toprağı bırakmamaya yeminli gibiydi. İnsana, tutunmanın ne demek olduğunu gösteriyor doğa burada, söze ihtiyaç duymadan.
…
Van Gogh…Sıklıkla kesik kulaklı otoportresi? Ve kulagını kendisinin kesmis olmasinin verdigi nahoş his…Hakkindaki bir belgeselde dogadaki bazı detayları ,ozellikle belirgin bitki koklerini hatirliyorum,resmine ozellikle aktarmayı secmesi…Hos gelmisti, bag kurmak gibi, iletisim..Tarif edemeyecegim ama bana resim sanatını sevdirdi diyebilirim.
…
Bir de” tutunmak “deyince…
Şu ayeti de paylaşmak isterim:
Dinde zorlama yoktur. Artık doğru, yanlıştan ayrılmıştır. O halde tâğûtu/insanı Allah’tan uzaklaştıran her şeyi inkâr edip Allah’a inananlar, hiçbir zaman kopmayacak en sağlam kulpa tutunmuşlardır. Zira, Allah her şeyi işitendir; her şeyi bilendir.(2:256, Bayraktar BAYRAKLI meali)