Şimdilerde gözünü şehirlerde açmaya alışan bizim gibi çoğu kişi, aslında kırsal yerleşim yerlerinden; köylerden göçen kişileriz. Çok uzak olmayan bir zaman diliminde, köyde doğmak demek neredeyse dört kuşağa şahit olmak demekti. Dede-baba-biz ve çocuklarımız. Aynı toprağa kök salan farklı ağaçların yer aldığı bir orman gibiydi bu köyler/imiz.

Babam ile birlikte köyün içinde dolaşırken yaşadığım bir olay, şimdilerde şehirlerde yaşadığımız bu berbat yaşama ışık tutan bir olaydır. Köyde dolaşırken bana bir evi gösterdi ve “Şu evin taşları falanca kişi döneminden kalma, dedenin amcası. Bu oda o zamandan beri yıkılmadan öyle kalmış” dedi. O çocuk halim ile o uzun zaman dilimine hayran kalmıştım. Ve yine farklı bir zamanda başka bir köyde bana gösterilen bin sekiz yüzlü yıllardan kalma toprak ev… Ve tüm bu yapıların o köyler için anlamı. Bu yapıların (yıkılıncaya kadar) dokunulmazlığı, atalardan hatıra kalma bu yerlere isteyen herkesin gelip başka bir yapı yapamaması, atfedilen kutsallık ve yoğun değer…

Ve yine şimdi düşündüğümde, mahallelerin oluşumunda ve köy içi parsellerin paylaşımında üç dört kuşak öncesine kadar giden mantığın açıklanması durumu. Bu durum sadece klasik mülkiyet paylaşımı değildir diye düşünüyorum. Şimdiki zaman dilimi ile geçmiş arasında kopmaması gereken bir bağ idi diye düşünüyorum.

Bu kültür ortamında doğan her bir kişi, kendisini tanımlarken, algılarken, konumlandırırken; en az 200 yıllık bir tarihi de göz önünde bulundurmaktaydı. Kendimizi 200-300 yıllık bir tarihin devamı olarak görmek, kimliğimizde bunu hissetmek, dünyayı algılayışımızı kökten etkilemekteydi. Hepsi bir tarafa, bu duygunun yaşadığımız yere/dünyaya karşı verdiği sorumluluk duygusu ve vefa duygusu muazzam bir şeydir diye düşünüyorum.

Bu duyguların kırılmasında iki faktör ciddi manada etkili olmuştur. Doğal olmayan, çok hızlı bir şekilde gerçekleşen şehirleşme ve Osmanlı sonrası yeni Türkiye’nin görünürdeki kuruluş felsefesi.

İyi bir tarihçi değilim, ancak Osmanlı sonrası kültürel mirasa karşı olan tavır, kültürel anlamda batıya dayanma süreci ve eğilimi, dil ve yazının değiştirilmesi, yüzlerce yıllık kültürel yapının tümden bir şekilde değiştirilmesi-yasaklanması, hatta eskiye dair ne varsa kötülenmesi; yani “modernleşme”nin eski ile bağlarını koparmak olarak tarif edilmesi yeni bir toplumu ve kültürü inşa etmeye yetmedi. Sadece kendi ayakları üzerinde duramayan köksüz bir yığını ortaya çıkardı. Artık eskiye ve köklerimize karşı olan bu tavır makro ve mikro anlamda kendimizi tanıma, tanımlama ve tanıtma eylemi haline geldi.

Bir ülke kendisini nasıl tanımlar ve tanıtırsa, bireyler de aynı mantıki süreci kullanır ve aynı motivasyona sahip olur.
Artık kendi varlığını kendinden menkul olarak kabul eden, “miladı” kendisi ile başlatan; geçmişe ait bir borcunun, bir vefa düşüncesinin olmadığını düşünen, şimdi ve gelecekte de kendi çıkarı harici bir düşüncesi olmayan bir nesil ortaya çıktı. Kendi miladını kendisi ile başlatan kişiler, şimdi ve burada var olma çabasını en üst seviyeye koyarlar. Kendilerini korumayı ve uzun yıllar boyunca devam etmeyi nihai hedefleri haline getirirler. Bunun için de sahip olunması gereken ilk şeyin maddi güç ve kazanç olduğuna inanırlar. Artık bütün değerler o’nunla başlar, gelecek o’nun ile ayakta kalır. Bunu yapabilmek için her şey meşru hale gelir.

Belki son yıllarda söyleyeceğim bazı şeyler biraz değişti ve düzeldi. Ancak, yaşadığımız ülkede, şehirlerimizde (ve ne yazık ki köylerimizde) tarihi eserler ile olan bağımız, şehirleşme şeklimizin tarihi motiflere uygun olarak devam etmemesi, geçmişi yüzyıllara varan kalıntıların mezbelelik haline gelmesi, yeni yapılan yapıların şehirlerin tarihi dokusu ile uygun olmaması ancak köksüzlük ile açıklanır. Halbuki, büyük büyük dedemize ait dolabı, ondan geriye kalan odayı korumak bizim için önemliydi köylerimizde. En azından köyde yaşayan babalarımız için önemliydi.

Ne yazık ki, modern Türkiye’mizin büyük büyük dedeleri yok (sayıldı). Dolayısıyla korunmaları gereken ve uyum içinde olunması gerek hatıraları da yok. Hatıraları olmayanın ruhu da olmaz.
Artık üç kuşak öncesini düşünmeye gerek yok. Onun için önemli olan “miladı” kendisi ile başlayacak olan, üç kuşak sonrasına bırakabileceği bir plaza, yüksek kazançlı ve insanları sıkıştırdığı konserve modeli siteler, binalar yapmaktır.

Aynı hastalıklı düşünce yöneticilik kademelerinin üst basamaklarına yerleştiğinde, bunun yansımalarını şehir ve bölge planlamacılığında, belediyelerin yönetiminde, tarihi varlıkların korunmasında tezahürlerini görebiliriz. Üç nesil öncesini göremeyen yöneticiler üç nesil sonrasını düşünmezler. Düşünse bile sadece kendi neslini düşünür, ülkenin neslini değil.
Aynı yozlaşma, kendi köyünden şehre göç eden aile için de gerçekleşmektedir. Atalarına ait olan köye verdiği önemi ve kıymeti, aidiyet duygusunu yeni taşındığı yere taşıyamamaktadır. Yeni yaşadığı yeri kendisine ait hissetmemektedir. O yüzden bir gece vakti çevresi ile uyumlu olmayan bir “kondu” inşa edebilir. Onun nezdinde korunması gereken bir şey yoktur aslında haklı olarak. Önce var olmayı başarabilmesi gerekir kendince. Bu yüzden bahsetmiş olduğumuz duyarlılığın birçoğunu şehirlere göç edenlerden beklemek mantıklı olmaz zaten.

Peki ya şehirlerin yöneticilerinden, şehirlerdeki güç sahiplerinden… Onlardan beklemeye hakkımız yok mu?
Yaşadığım şehrin 1453 yılı ile bağlantısını göremiyorsam, Malazgirt’te Alparslan’ın hatıralarını ayakta göremiyorsam, Bursa’da ve Bilecik’te Osmanlı’nın ilk izlerini; hatta Anadolu’da Roma/Bizans dönemine ait varlıkları izleyemiyorsam ne kadar köklü olduğumu nasıl anlayabilirim!
Ne kadar köklü olduğumu hissetmezsem, kendi bencil “varlığım” haricindeki varlığa nasıl kıymet verebilirim? Geçmişimi bilmezsem, geleceği nasıl önemseyebilirim?
Allah (c.c.), yarattığı kulunu bilmez mi! İslam dini ruhumuzu, köklerimizi İbrahim ve Nuh Peygamberlere (Allah’ın selamı onların üzerine olsun) ve hatta Hz. Adem (A.s.) üzerinden cennete, toprağa boşuna mı bağlamaya çalışıyor. Kökleri olmayanın kimliği-kişiliği-ruhu yok olur.

Şimdi yaşadığımız ülkede, yaşadığınız şehirlere tepeden bir şekilde bakın. Kendinizi önemli, kıymetli ve köklü bir insan gibi hissedebilir misiniz?

Kasım Kurt

1981 Erzurum İli Karayazı İlçesi doğumluyum. Lise öğretmenimin tabiri ile "Türkiye'nin Çatısı" gibi yüksek rakımlı bir yer olduğu için ömrüm üşümekle geçti. Ondan mıdır bilmem Liseyi bitirdikten sonra Üniversiteyi Adana-Çukurova Üniversitesinde PDR Bölümünde okudum. Öğretmenliğimin bu yıllarını da Bursa Orhangazi'nin sıcağında geçirmekteyim. Evli bir çocuk babasıyım.

Yorum yap