Fikir/düşünce, üzerine oturup bir vadiyi seyrettiğimiz kayaya benzer. O esnada kaya sadece sizi ilgilendiriyor. Üzerinde oturmuş ve dış dünya ile iç dünyamız arasında mekik dokuyoruzdur. Ancak o kayayı yamaç aşağı yuvarladığımızda, artık bizi değil başkasını ilgilendirmeye başlamıştır. Taşın nereye gideceğini, kime çarpacağını hesap etmeliyiz/hesap etmeliydik.

Bizde düşünce formunda bulunan bir şey (bir konu hakkındaki fikrimiz, kanaatimiz vb.) bizden çıktıktan sonra başka kişilerde düşünceden çok duyguya ve hisse dönüşür. Daha basit ifade ile diğer insanların düşüncelerinden ziyade duygularını/hislerini etkileriz.

Çünkü insanların çoğu düşünmezler ve düşünüp hareket etmezler. İnsanların hepsi çoğu zaman düşünmeden hareket eder. Yani hareketlerimizin önemli kısmı otomatiktir ve hissidir.

Ve yine çünkü düşüncenin harekete geçmesi ile duyguların/hislerin harekete geçmesi arasında fark vardır. Ve burada en önemli fark duygular/hisler daha çabuk harekete geçer ve davranışı etkiler.

Hislerimizde/duygularımızda etkili olan şey arzularımız, ihtiyaçlarımız, motivasyonlarımız ve geçmiş yaşantımız gibi faktörlerdir. Ancak düşünmede süreç ve işleyiş mantığı değişir. İşin içine tasarlama, planlama, değerlendirme, karşılaştırma, ölçme gibi ileri düzey zihinsel beceriler girer. Bu ise zaman alır ve yorucudur. Hatta çoğu zaman gereksiz görülür. Yaşamdaki hız ve karmaşa düşünerek hareket etme sürecini etkiler. İnsan da en alışkın olduğu yöntemi kullanır (duygu ve hislerine göre hareket etme) ve bunu da çoğu zaman bilmeden, farkında olmadan yapar. Yani, “Düşünmek çok masraflı, uzun ve yorucu olduğu için düşünmek yerine hislerime göre hareket edeyim” demez. Süreç otomatiktir ve hızlı işler.

İnsan davranışlarının en önemli kaynağı çocukluk yaşantılarıdır. Çocuklukta ise baskın olan şey düşünceler değil; duygular/hislerdir. Çocuklar hisseder ve yaparlar. Düşünsel beceriler çok sonradan gelişir.

Sevdiğimiz ya da sevmediğimiz birini gördüğümüzde, çocuğumuza sarıldığımızda, vitrinlere baktığımızda, bir yazıyı okuduğumuzda; yani bizi etkileyecek bir şeyle karşılaştığımızda ilk başta devreye giren şey duygular/hislerdir.

Tıp öğrencisi Enes KARA’nın intiharı ve kaydettiği video ile ilgili sosyal medya paylaşımlarına rastladım. İntihar eden bir gencin son sözleri, sıkıntıları ve en nihayetinde yaşadıkları…
Sadece Enes değil daha önce de benzeri üzücü intihar olayları oldu. Kimisi aileden şikâyetçi, kimisi okuldan, kimisi arkadaşlarından kimisi de kaldığı yurttan.

Ancak benim asıl ilgilendiğim şey bu gençlerin mesajını ve paylaşımlarını paylaşan kişilerdir. Kendilerince bu olaylar hakkında analizler yapmaktalar ve durum ile ilgili düşüncelerini paylaşmaktalar. Ayrıca bu paylaşmalarına intihar eden kişilerin mesajını da eklemektedirler. Kimi zaman günah çıkarma ve kimi zaman da suçlama-suçu izah etme şeklinde olsa da; şahit olduğumuz bu üzücü olaylarla ilgili fikirlerimiz, yorumlarımız, çözümlemelerimiz, suçlamalarımız; yani fikirlerimiz ilk başta sadece bizi ilgilendiriyor. Ancak bunu sosyal medya hesabımızdan paylaştıktan sonra artık bizi değil okuyucularımızı ilgilendirmeye başlıyor.

Burada düşüncelerimiz ve yorumlarımız anlamını ve önemini yitirir. Önemli olan okuyucunun kapılacağı histir, kendisinde uyanacak duygulardır.
Yamaçtan aşağı yuvarladığımız bu taş/kaya başka kimleri intihara teşvik edecek, kime ne hissettirecek, kimin canını yakacak? Bunu da hesaba katmak gerekir diye düşünüyorum.

"Çay, dinlemek ve yazmak olmazsa kendimi kötü hissederim" diye düşünen biri olmak gibi bir serüveni olan biri

Yorum yap