Kaleme alınan bu yazı özelinde bizim gibi toplumların iki ana özelliği var:
Birincisi: İdeoloji sahipleri kendilerini tanıtma ve ideolojilerine uygun bir dünya inşa etme becerisinden ve aslında amacından uzaktırlar. Arzu edilen bir dünyayı inşa etmek ile muhalifi ile çatışmaya dayalı bir süreci yürütmek her zaman farklı olmuştur.
Yani bir ideolojinin söylem ve eylemine dair süreç farklı olmaktadır ve söylemi hayata geçirmek daha meşakkatlidir. Sabır ve uzun vadeli planlama ister . Ayrıca bir ideolojinin kendini/ilkelerini anlatmasının uyandıracağı etki ile muhalifini kötülemenin uyandıracağı etki de farklıdır.
Bu nedenle ideal olarak gördükleri dünyayı inşa etmek, ilkelerini hayata koymak yerine kendilerinin dışındakileri tanımlamaya ve konumlandırmaya daha fazla enerji harcarlar.
Bu kısım ideoloji sahipleri/temsilcileri ile ilgiliydi.
İkincisi: Bir ideolojiye dair fikir sahibi olmak için kullanılan ana yöntem, o ideolojinin kendisini ideolojiye ait kaynaklardan araştırıp bunun üzerinden bir sonuca varmak değildir. Kitle olarak araştıran, okuyan, analiz eden bir özelliğe sahip değiliz. İzleyen ve dinleyen, verileri de tarafı olduğumuz kesimden toplayan bir yapımız var.
Yaşamın doğal gidişatı içerisinde genelde hakim olan ve gücü elinde bulunduran bir ideolojinin yönetimi söz konusudur. Girişte de bahsedildiği gibi genelde ilkelere uygun bir dünya inşası yerine muhalif ile çatışma ve muhalifi sindirme üzerine bir politika takip edilir. Muhalif olan ideolojilere karşı da haksızlık, hukuksuzluk ve zulümler meydana gelmektedir. Bu da kamplaşmayı derinleştirmektedir.
Bu süreçte aslında yetkiyi elinde bulunduran ideolojiyi değil ideolojinin temsilcisi olduklarını iddia eden kişilerin pratik hayattaki uygulamalarını görmekteyiz. Ve yaşadığımız coğrafyanın da genel özelliği ve kaderi gereği bu uygulamalar çoğu zaman hak ve hukuktan yoksun olur. Dolayısıyla ideolojilerin temsilcilerinin uygulamaları bizim zihin dünyamızda ideolojinin kendisi haline gelmektedir. Yani gerçekte, bizler uygulayıcıların uygulamalarına karşı çıktığımız halde; uygulayıcıyı ve ideolojiyi zihnimizde eşitleyip ideolojinin kendisini reddetmekteyiz. Zihnimiz burada uygulayıcının hatalarını ideolojinin özünden kaynaklanıyor olarak algılamaktadır.
Dolayısı ile
Müslümanın hatası İslam’a
İslamcının hatası Müslümanlara
Kemalistlerin hatası Kemalizme
Demokratik ve cumhuriyetçilerin hataları Demokrasi ve Cumhuriyete
… …
mal edilmektedir.
Sistem de çatışma ve kamplaşma üzerine dengelendiği için savunma ve saldırı psikolojisi aklı gölgelemektedir.
Kendimizi bildik bileli “muhalefet durumunda olan ideolojiye” sempati bu süreçte artmaktadır ve bu sempatinin kaynağı da yine muhalif durumunda olan ideolojinin özü ile ilgili değildir; haksızlığa, hukuksuzluğa ve zulme maruz kalması ile ilgilidir. Yönetimde olanın hataları muhalefete pozitif etki olarak yansımaktadır.
Tarih içerisinde rağbet gören ve popülerliği azalan ideolojilerdeki yükseliş ve inişin zannımca arka planında bu denge yatmaktadır. Ve her defasında bir dejavu (Déjà vu) durumu yaşamaktayız.
Cumhuriyetçiler, kapitalistler, komünistler, sosyalistler, liberaller, milliyetçiler, ırkçılar, ümmetçiler, İslamcılar, kökten dinciler, sağcılar, solcular…
Bu gruplardan herhangi birisini yönetim kademesinde düşünün ve karşısına da ona muhalefet edebilecek gruplardan birisini ya da birilerini konumlandırın…
Büyük ihtimalle yönetim gücünü elinde bulunduran grubun taraftar kitlesi en fazla % 30 olacaktır. Karşısında da kendisinden olmayan %70’lik bir kesim bulunacaktır.
Artık, %70’lik kesim yönetimde bulunan ideolojinin kendisiyle muhatap olmayacaktır. İdeolojinin temsilcileri ile muhatap olacaklardır ve dolayısıyla kitlenin gözünde ideolojinin kendisiyle temsilcilerin icraatları eşitlenecektir. İdeolojiye muhalefet ederken ve ideolojiyi eleştirirken, hatta kötülerken; aslında temsilcilerin icraatlarını eleştirdikleri halde zihinleri bu eleştirileri ideolojinin kendisine yöneltecektir.
Solcuların icraatlarını eleştiren kitle, solculuk ile solcuların icraatları arasındaki farkı değerlendirip idrak edebilme yeteneğinden mahrumdur.
Sağcıların icraatlarını eleştiren kitle de sağcılık ile sağcıların icraatları arasındaki farkı değerlendirip idrak edebilme yeteneğinden mahrumdur.
Yönetimde olmayan %70’lik kesimin içinde bulunan ve en güçlü muhalif olduğu için de haksızlık ve hukuksuzluğa en fazla maruz kalan inanç ve ideoloji o dönemde popüler olmaya ve kitle tarafından daha fazla rağbet görmeye başlamaktadır.
Rağbet görmesinin sebebi de inanç ve ideolojinin kendisine dair kitlede var olan bilgi değildir. Sadece mağdur olma ve hukuksuzluğa, adaletsizliğe ve zulme maruz kaldığı için sempati duyulmakta ve popüler olmaya başlamaktadır.
Bu nedenle yaşadığımız coğrafya sürekli tahterevallinin iki ucu arasında gidip gelmektedir.
