Bir tespihin hikayesi olmalı diye konuya giriş yaptı. Tespihin hikayesi nasıl olabilirdi ki? Ben tespih olsam bir hikayem olsun istemezdim. Evet, bir hikayem var. Ama insan olduğum için. Sorsalar bana senin hikayen nedir diye on yedi ile yirmi iki yaş aralığım geçer gözümün önünden. Orada bıraktığım bir hayatım var benim. Mesela şu yaşımda o günlerdeki başarımın çeyreğini elde edebilecek yeteneğe sahip değilim. Hırs ve azim duygularımın mezarını kaldıralı çok oldu. Arada gider fatiha okurum. Cebimde her yolun kestirmesini gösteren haritayla dolanırım ama hiç açıp bakmam. Çünkü bir meyvenin ağaçtan düşmesi için gerekli süreye ihtiyacı olduğuna inananlardanım. Bunu geçmiş yıllarımın serzenişleri olarak değerlendirebilirsin. İlk cümlesi kafamın içerisindeki gereksiz bilgileri böylesine gün yüzüne çıkarmaya yetebildi. “Evet” dedim “tespihin hikayesi olmalı”?

“Öyle her tespih kendi başına bir anlam ifade etmez. Mesela bir acı duyduğunda ellerinde olmalı veya mutluluğuna şahitlik etmeli. Tespih bunu fark eder ve kendi içini böyle şekillendirir. Bu yüzden manevi değer kazanır”. Elindeki siyah ama ışığa tutunca içi yanarcasına kırmızı tespihi gösterip “bunun hikayesini anlatacağım sana, iyi dinle” dedi.

“Askerdeydim o zamanlar. Komutan 23 Nisan günü sabahın beşinde kaldırmaya geldi. Geçmiş suçlarımdan dolayı ceza almışım. Şaka yaptıklarını sanmıştım. Doğruymuş. Askeri cezaevine gitmem için kapıda arabayı bile hazır etmişler. Üstümü giyindim, eşyalarımı topladım, arkadaşlarımla vedalaştım ve en yakın cezaevi olan Diyarbakır Bismil Askeri Cezaevine gitmek için yola çıktık. İlk içeri girdiğimde “selamünaleyküm” dedim. Kimse selamımı almadı. İlk nereli olduğumu sordular. Söyleyince ironi yaparcasına “severiz” diye karşılık verdiler. Bizim memleketin insanından pek haz etmezlermiş. Bunu orada öğrendim. Biraz alışmaya çalışmak istedim ama sabah, öğlen ve akşam yarım saat konuşma hakkım vardı. Günde ise toplamda yalnızca bir saat hava alma şansım. Nasıl alışabilirdim. Yatmak yasak. Sadece masada oturabilirsin. Ama konuşmadan. Yalnızca kitap okumak serbest. Hukuksal kitaplardan başka kitaplar bulmak mümkün değil. Türk Ceza Kanunu’nu orada ezberledim. Eziyete dayanamıyordum. Planımı yapmıştım. Çarşaflardan idam ipimi hazırlayacaktım. Biraz daha kalırsam bu planım mutlaka gerçekleşecekti. Ziyaret günü komutanım gelince durumu anlattım. Yardımcı oldu ve memleketime tahliyemi çıkardılar. Orada Süleyman ile tanıştım. Müebbetlik mahkum. Koğuşun ağası ve kimseyi sevmez. Fiziksel açıdan da en güçlüsü. Bir tek bana içi ısındı. Benden başka herkese gaddardı. Mesela cinsellikten içeri giren mahkumları önce banyoya sokuyorlar ve soğuk su ile yıkayıp bütün koğuş bir güzel dayak atıyorlardı. Adamın bağırışlarına dayanamayıp kulaklarımı tıkıyordum. Biz merhametli insanlarız. ‘Yapmayın’ demelerimi kimse dinlemiyordu. Yalnızca söyledikleri ‘sen karışma’ oluyordu. Bir süre sonra onlara benzedim izlenimi vermek için yeni gelen mahkumlara bir iki tanede ben vurmaya başlamıştım. Bu vicdansızlık taklitlerim beni onlara yakınlaştırıyordu. Bu süreç içerisinde Süleyman ile muhabbetimiz arttıkça birbirimize daha çok ısınıyorduk. Ama psikolojik olarak iyi değildi. Bazen namaz kılarak yalvarıyor bazen de Allah varsa neden sesimi duymuyor, beni buradan neden çıkarmıyor diye isyan ediyordu. Her seferinde kendisinin masum olduğunu söylerdi. Süleyman’ın amcası bir adamı öldürmüş. Yardım etmesi için Süleyman’ı aramış. “Amca” demiş “teslim ol”. Yakalanınca nasıl beni yalnız bırakırsın diye eşine öldürdüğü adamın mezarından toprak aldırıp Süleyman’ın ayakkabısının içine koydurmuş. Planlı ihanet. Süleyman’ın da ismini sorgu sırasında verip beraber gömdüklerini söylemiş. Yeterli delil neticesinde amcası cinayetten Süleyman ise yardım ve yataklıktan olmak üzere ikisi de müebbet hapis cezası almışlar. Belki bu kanun nezdinde çok fayda sağlamaz ama ben Süleyman’a inanmıştım. Çünkü bir insanın gözlerine bakarak ne derece potansiyel suçlu olduğunu anlayabilirim. Süleyman böyle bir suç işleyecek adam değil. Bu durumlar bütün dengesini alt üst etmişti. Bir ağlar, bir güler, bir neşelenir, bir ailesine özlem duyardı. Teselli etmek isterdim ama nafile. Kendi acımdan gözüm kimseyi görmezdi. Çok sürmedi 5 ay sonra tahliye olduğum haberini aldım. Koğuştan ayrılmak için hazırlık yaptığımda Süleyman yatağında sırtını dönmüş yatıyordu. Herkesle helalleştim. Sıra ona gelince ‘Süleyman’ dedim ‘kalk sarılalım’. Hiç sesini çıkarmıyordu. Sadece ‘Defol git’ dedi. Sesinden anlamıştım o kuvvetli adam sırtı dönük yatarken hüngür hüngür ağlıyordu. Çünkü beni çok iyi bir dostu olarak biliyordu. Bir ayrılık daha yaşatıyordu hayat. Yatağından zorla kaldırıp sarıldım. Çok hüzünlü bir vedaydı”.

“Süleyman’a hiç mektup yazdın mı veya hiç iletişime geçtin mi”?

“Çok defa önüme kağıt alıp yazmayı denedim. Fakat ne zaman bir şeyler yazacak olsam hep o günler gözümün önünde canlandığından gözlerim doluyordu. Eminim benden çok haber beklemiştir. Yapamadım. Başaramadım. O günlere tekrar dönüyordum. Başlarda hafızamdan silmek için yeterli zamana ihtiyacım var diye düşünüyordum. Aradan yıllar geçti. Zaman hafızamı tazelemeyi başaramadı. En çok da onun suçsuz yere ceza yattığını düşündükçe kahroluyorum. İhanet böyle bir şey”.

“Anlattığın hikaye içimde bir yerleri burktu çünkü böylesine çaresizlik nedir çok iyi bilirim. Ama anlamadığım bir nokta var. Bu konunun tespih ile alakası tam olarak nedir”?

“Süleyman benim tahliye olacağımı bir gün öncesinden öğrenmiş ve bana söylememiş. Şimdilerde hatırlıyorum da o gün hiç yataktan çıkmamıştı. Sessiz sessiz ağlıyormuş. Yalnızca bir kere yanıma gelmiş ve bana şunları söylemişti. ‘Bir gün ayrılık vakti elbet gelecek. Ben müebbetlik mahkumum sen ise buranın yalnızca misafiri. Hayatımdan geçip giderken acısıyla tatlısıyla seni çok güzel hatırlayacağım. Çünkü sen benim bu yaşanılması güç hayatım için umut oldun. Şimdi işlemediğim bir suçun müebbetlik cezasını geçirdiler boynuma. Bağırsam, çağırsam veya duvarları çatlatana kadar yumruklasam sesimi kim duyacak. Ben razı geldim kaderime. Bu tespihi al ve sonsuza kadar sakla. Çünkü bu tespih çok gözyaşı gördü. Çok çaresizlik gördü. İhanet gördü, gam gördü, keder gördü. Eğer bir gün birisine çok değer verirsen ona hediye etme hakkını veriyorum sana. Aksi taktirde bunu ölene kadar sakla’ demişti. Yaklaşık on küsur yıldan fazladır bu tespihi sandıkta saklıyorum. Ne zaman çaresiz bir derde düşsem o zamanlar çıkarır çekerim.

“Çocuğuma saklarım diye düşünüyordum. Ama Süleyman’ın ‘eğer bir gün birisine çok değer verirsen ona hediye et’ sözünü çiğneyemezdim”. Şimdi bu tespihi sana veriyorum al ve sonsuza kadar sakla. Çünkü bu tespih çok göz yaşı gördü. Çok çaresizlik gördü. İhanet gördü, gam gördü, keder gördü. Eğer bir gün birisine çok değer verirsen ona hediye etme hakkını veriyorum sana ve ona verirken bu kelimeleri aynı şekilde söyle. Aksi taktirde ölene kadar sakla”.

“Tamam” dedim. “Bir gün birine değer verme hakkımı elimden almazlarsa bu tespihi ona vereceğim”.

Yorum yap